İngiltere Eğitim Sistemi


İngiltere Eğitim Sistemi

İngiliz üniversiteleri köklü geçmişleri, sundukları programlardaki kaliteleriyle dünyanın sayılı eğitim kurumları arasındadırlar. İngilizlerin; Siyasi, Politik ve Ekonomik alanlardaki geçmişlerine ve uygulamalarına bakılınca son derece planlı, programlı ve iyi organize oldukları hemen görülür.



İngiliz üniversiteleri köklü geçmişleri, sundukları programlardaki kaliteleriyle dünyanın sayılı eğitim kurumları arasındadırlar. İngilizlerin; Siyasi, Politik ve Ekonomik alanlardaki geçmişlerine ve uygulamalarına bakılınca son derece planlı, programlı ve iyi organize oldukları hemen görülür. Bu uygulamalar eğitim kalitesini de beraberinde getirmiştir. Britanya' da ''devlet okulu'' ve ''ücretli-bağımsız okul'' olmak üzere iki okul sistemi bulunmaktadır. İlk ve orta eğitim sistemindeki devlet okulları İngilizler için ücretsiz, bağımsız okullar ise ücretlidir. Devlet okullarında ulusal müfredat verilmek zorundadır, bağımsız okullarda ise böyle bir zorunluluk yoktur. İngiliz öğrencilerin büyük çoğunluğu devlet okullarında eğitim almayı tercih etmektedirler. Üniversitelerde ise farklı bir durum söz konusudur ve İngiliz üniversitelerinin tamamı ücretlidir.



İngiliz eğitim sistemi Türkiye'den farklıdır. Öğrenim 6 yaşında başlar ve 10 yıl kesintisiz devam eder, 16 yaşında öğrenimini tamamlayan öğrenciler Türkiye'de lise diplomasına denk sayılan GCSE sınavına girerler (General Certificate of Secondary Education) ve mezun olurlar. GCSE belgesiyle orta öğrenimlerini tamamlayan öğrenciler üniversiteye başlayabilmek için A-Level (Advanced Level) adı verilen ayrı bir ön eğitimi tamamlamak zorundadırlar. Standart olan A-Level eğitimini tamamladıktan sonra A-Level başarı notuna göre üniversite yerleştirmeleri yapılır, fakat yabancı öğrenciler için A-Level dan farklı olarak ayrıca Foundation adlı alternatif bir programda bulunmaktadır.



İngiltere' de Üniversite Eğitimi, Foundation ve A-Level hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız.



Birleşik Krallık' ta ilk öğretim ve orta öğretim 'zorunlu okul eğitimi' adı altında birleştirilmiştir. Bütün eğitim hayatı ise 3 aşamaya ayrılmıştır.



1. Okul Eğitimi (School Education): Zorunlu eğitim dönemidir. Öğrenciler 6-11 yaş arasında ilk öğrenim ve 11-16 yaş arasında da orta öğrenim olmak üzere 16 yaşına kadar toplam 10 yıl zorunlu okul eğitimi alırlar. 16 yaşında GCSE (General Certificate of Secondary Education) adlı sınavı veren öğrenciler mezun olmuş sayılırlar. GCSE sertifikası Türkiye'de lise diplomasıyla aynı denkliktedir.



2. İleri Eğitim (Further Education): İngiltere'de mesleki ve sosyal alanlarda eğitim veren kısa veya uzun süreli pek çok ileri eğitim kuruluşu vardır. Bunlar pek çok iş koluna yönelik sayısız diploma ve sertifika programları sunarlar. 3 aydan 2 yıla kadar olabilen bu mesleki eğitim programları pek çok saygın ve tanınmış "College" veya "Institute" tarafından yürütülür ve öğrencilere pazarlamadan denizciliğe, turizmden tasarıma kadar pek çok alanda sertifikalar ve diplomalar sunarlar. Bu sertifika programları, yabancı öğrenciler tarafından da hem düşük maliyetli hem de kısa süreli olmaları sebebiyle tercih edilirler.



3. Yüksek Eğitim (Higher Education): İngiltere'de yüksek öğrenim, Türkiye'de olduğu gibi "lisans ve yüksek lisans" olarak iki aşamalı değildir. "A-Level", "Lisans" ve "Yüksek Lisans" şeklinde ilerleyen üç aşamadan oluşur.

A-Level zorunlu okul eğitimini tamamlayan öğrenciler üniversiteye başlamadan önce iki akademik yıl boyunca A-Level okullarına giderler. Öğrencilerin hangi üniversiteye yerleşeceği A-Level başarı notuna göre belirlenir. Uluslararası öğrenciler için A-Level derecesine ilave olarak foundation programları da sunulmaktadır. A-Level programları genellikle 2 yıl foundation programları ise 1 yıl sürer.

Lisans eğitimi 2 akademik yıl süren A-Level eğitiminin sonrasında başlar ve toplam 3 yıl sürer. A-Level eğitimiyle birlikte toplam 5 yılık bir sürede üniversite eğitimi tamamlanmış olur. Foundation eğitimi almayı tercih eden uluslararası öğrenciler, Türkiye'de ki 3 yıllık lise eğitiminden sonra 1 yıl foundation eğitimi alır ve sonrasında 3 yıl daha okuyarak toplam 4 yılda lisans eğitimini tamamlar.. 4 yıllık lise mezunları ise bazı durumlarda doğrudan 3 yıllık lisans eğitimine başlayabilirler. Genel olarak sosyal bilimler alanında lisans diploması alanlar BA (Bachelor of Arts), fen bilimleri alanında lisans diploması alanlar da BSc (Bachelor of Science) olarak adlandırılırlar.

Yüksek Lisans (Master) İngiltere'de çoğu bölümde 1 yıl sürer. Bitirme tezi ise derslerin sona erdiği yaz yada daha sonraki dönemde teslim edilmektedir. Yüksek lisans seviyesinde en yaygın alanlar MA (Master of Arts), MSc (Master of Science), LLM (Master of Laws)' dır.

İki çeşit yüksek lisans programı vardır: Taught Master ve Research Master. Research Master, sınıfta eğitim görme anlayışı yerine öğrencinin kendisine verilen bir alanda bağımsız olarak araştırma yapması, tez hazırlayıp sunması ve bu teze göre diplomasının verilmesi şeklindedir. Taught Master, bilinen şekli ile dersleri takip ederek yine öğrencinin kendisine verilen bir konuda tez hazırlaması şeklindedir.



MBA

İngiltere'de MBA programları, yöneticilik, problem çözebilme ve stratejik kararlar alabilme becerilerini geliştirmek üzere tasarlanmaktadır. Bankacılıktan finansa, inşaattan sağlığa yüzlerce farklı alana yönelik MBA programı vardır. Programlar iş dünyasına yönelik olduğu için bazı üniversiteler çalışanlar için “Uzaktan Eğitim” olanağı da sunmaktadır.



Sağlık Sigortası

İngiltere' de altı aydan fazla süreli öğrenim gören yabancı öğrenciler (öğrenci vizesi sahibi olanlar) Ulusal Sağlık Hizmeti Sigortası çerçevesinde ücretsiz temel sağlık hizmeti alabilirler. Böylece sağlık masraflarınız için ayrı bir bütçe ayırmanıza gerek kalmaz.



Yabancı Öğrenciler İçin Çalışma İzni

İngiltere'de 6 ay üzeri ve haftada en az 15 saatlik bir eğitim programına kayıt yaptırarak öğrenci vizesi alan öğrencilere yasal olarak part-time çalışma izni verilmektedir



KAYNAK http://www.ataegitim.com.tr




BATILILAŞMA DÖNEMİ OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİNİN GELİŞİMİNE MUKAYESELİ BİR BAKIŞ

    
BATILILAŞMA DÖNEMİ OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİNİN GELİŞİMİNE MUKAYESELİ BİR BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa ERGÜN
Afyon Kocatepe Üniversitesi
Özet Her ülkenin bir modernleşme (Batılılaşma) dönemi vardır. Bu gelişim, değişik alanlarda değişik tarihlerde olmuştur. Osmanlı Devleti'nin eğitim alanındaki Batılılaşma dönemi 1700'lerin sonunda başlar ve günümüz Türkiye'sinde hâlâ devam etmektedir.
Osmanlı eğitim sistemi, hem okul kuruluş yapısı hem de eğitimin muhtevası açısından Batılılaşma döneminde yeni bir sistem oluşturmaya çalışmıştır. Önce askerî alanda başlayan, daha sonra da sivil alanda çeşitli seviyelerde ortaya çıkan Batı tipi eğitim sistemi kurma çalışmaları, Avrupa'daki bazı ülkelerle ve özellikle Batılılaşma çabasında bulunan Rusya, Japonya, Mısır, Bulgarİstan gibi ülkelerle mukayese edilerek değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Osmanlı Devleti ile mukayese edilecek ülkeler içinde ilki olan Rusya'da Batılılaşma çabaları 17. yüzyılda başlamış, 18 yüzyılda (Osmanlının işe başladığı dönemlerde) Rusya'da Bilimler Akademisi, Moskova Üniversitesi, Harp Okulu kurularak, devlet organizasyonu yenilenerek, kilise kontrol altına alınıp laik eğitim sağlanarak büyük bir mesafe alınmıştı. 19. yüzyılda ise Rusya, Batıyı takliti bırakmış ve kendine özgü yapılanmalar içine girmişti.
Osmanlı ile mukayese edilecek diğer ülke Japonya'dır. Japonya, 1603-1867 arasında Batılı güçlerin Japonya'ya girişini yasakladıktan sonra, 1867'den itibaren hızlı bir Batılılaşma başlattı. Sanayileşme yoluyla güçlü bir Japonya kurmak için başlayan çalışmalar içinde "dine hayır, ama bilime, tekniğe, kültüre evet" dönemi başlamıştır. Sanayileşme içinde güçlü bir eğitim sistemi de kuruldu. Amerika ve Avrupa vasıtasıyla Batı bilim ve zihniyeti Japonya'ya kısa sürede yerleşti. Dolayısıyla Japonya ile Osmanlı arasında Batılılaşma açısından önmeli metot ve başarı farkları ortaya çıktı.
"Batılılaşma" nedir?
Avrupa'da modernleşmenin temelleri, 1200'lerden itibaren önemli ölçüde nüfus artması, büyük şehirlerin ortaya çıkması, üretim ve tüketimin sürekli büyümesiyle atılmaya başlamıştır. 1500'lü yıllardan itibaren insan düşüncesinde büyük bir devrim ortaya çıkmaya başlamış ve 1660'lara gelindiğinde modern bilimin temelleri atılmıştır. Artık ondan sonraki dönemlerde, bilimsel bilgilerin pratik gayelerle uygulamaya konulmasından sonra Avrupa'da bir sanayi devrimi ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu yüzyıllarda Avrupa kültürü ve yönetim biçimleri laikleşmiş (Avrupa'da hukuk daha 1700'lerde laikleşmişti) ve rasyonelleşmiş, sanayi devrimleri ve eğitimin yaygınlaşması ile bu durum toplumun bütün kesimlerine iyice yayılmıştır. Bilim ve teknik arasındaki bağlantı 19. yüzyılda daha da kuvvetlenmiş, her ikisi de birbirlerinin gelişmelerini hızlandırmışlardır. Öyle ki, bilim ve teknik Batı uygarlığının yeni dini veya ideolojisi haline gelmiştir.
Avrupa dalga dalga sanayileşmeye, bütün toplumsal kurumlarını değiştirmeye başlamıştır. Bu değişmenin (sanayileşmenin) başlama zamanlarına kısaca bakacak olursak, şöyle bir tablo ortaya çıkar:
Ülke Değişmenin başlaması Sanayiin olgunlaşması
İngiltere 1783-1802 1850
Fransa 1830-1860 1910
Amerika 1843-1860 1900
Almanya 1850-1873 1910
Japonya 1878-1900 1940
Rusya 1890-1914 1950
Bugün Batı, bir sanayi medeniyetidir. Sanayileşme içinde ortaya çıkan kapitalist sistem, ekonomi üzerine dayalı bir toplum yapısı kurmuştur. Dolayısıyla Batılılaşma; sanayide, yönetimde, askerlikte, hukukta, eğitimde, sanat ve edebiyatta Batı ülkelerinde ortaya çıkan sistemleri hakkıyla uygulamak ve geliştirmek demektir. Batılılaşma, her şeyden önce, insan zihninin çalışma yollarının, insanın dünyaya bakış açısının değişmesi demektir. Bu da bilimsel düşünce biçiminin, eğitim sistemi vasıtasıyla insanların bilgi sistemine iyice yerleştirilmesi ve uygulatılmasıyla sağlanabilir.
Osmanlılarda Batılılaşmanın tarihi
Osmanlı Batılılaşmasının başlangıcını Lâle Devri (1718-1730) ile başlatmak doğru olacaktır. Bu dönemde Avrupa ülkelerine elçiler gönderildi, ticaret, kültür ve sanat hayatı gelişti. Matbaa Türkiye'de 1492'de Yahudiler, 1567'de Ermeniler ve 1627'de de Rumlar tarafından kullanılmaya başlanmasına rağmen, Türkler ancak bu dönemde, 1727'de Matbaa kurup kitap basmaya başlamışlardır.
Bunun arkasından gelen I. Mahmut dönemi (1730-1754), genelde Tanzimat'a kadar devam edecek olan askeri yeniliklerin başladığı dönemdir. Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) ve onun kurduğu Humbarahane, Osmanlının askeri sisteminde değişimin başlaması olarak kabul edilebilir. III. Mustafa zamanında (1757-1773), gene bir Fransız olan Baron de Tott, topçuluk ve istihkamcılık alanında birçok yenilikler yapmıştır. Bundan sonra gelen dönemlerde Avrupa'dan uzmanlar getirtilerek Batı tipi subaylar yetiştirecek okulların kurulmaya başlandığı görülmektedir.
III. Selim ile başlayan XIX. Yüzyıldaki Batılılaşma çabaları gene önce askeri alanda ortaya çıktı. Avrupa'dan uzmanlar getirtilmeye ve Avrupalılar gibi muvazzaf askeri birlikler kurup eğitilmeye başlandı. Bu yeni ordu kurma çabaları medreseliler ve yeniçeri askerleri tarafından şiddetli tepki ile karşılaşınca, II. Mahmut'un 1826'da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmasından sonra, 'mecburi kültür değişmeleri' denilen yenilikler dönemi başlamıştır.
Askeri eğitim alanındaki çalışmalar tam bir sisteme bağlanmış ve 1839'dan itibaren başlayacak olan sivil hayattaki modernleşmenin de temelleri atılmıştır. Bu arada en başarılı çalışmalar eğitim alanında yapılmış; yeni oluşturulmaya başlanan devlet bürokrasisini yürütmek için birçok okullar açılmıştır. 1869'da yayınlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile, eğitim tamamen Batı örneğinde bir sisteme geçmiştir. Bir yandan Batı tipi askeri teşkilatlanma sürdürülürken, diğer yandan da hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında Avrupa kültürleri yönünde yenileşmeler başlamıştır.
Bazılarınca bir "baskı dönemi" olarak nitelenen II. Abdülhamit döneminde bile Batı tipi eğitim kurumlarının yayılma ve ilerlemeleri devam etmiştir. 20. yüzyılda ise, eğitim alanında Batılılaşma devam ederken, karşılaştığımız sorunların çözümünde ve yeni politikalar geliştirilmesinde kendi düşünce adamlarımız çıkmaya başlamıştır.
Batı eğitim sistemleri ile klasik Osmanlı eğitim sisteminin farkları
Aslında ilk kuruluş zamanlarında İslâm dünyasındaki medrese sisteminden oldukça etkilenen Ortaçağlardaki Avrupa eğitim sistemi, Batı medeniyetinin laikleşmesi, bilimsel düşünceye dayalı yeni bilgi sistemlerinin gelişmesi, yönetim biçimlerinin demokratlaşması, sanayi kuruluşlarının devamlı kalifiye eleman istemesi gibi faktörlerle değişmeye başladı.
Batı ülkelerinde Ortaçağlarda eğitim dini kurumların görevi olarak görülüyor ve devlet eğitim işlerine karışmıyordu. 16-18. yüzyıllarda da eğitimde sınıfsal bir karakter ortaya çıkıyor, yüksek tabakalar kendileri için kaliteli okullar kuruyorlardı. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren devlet okulların bakım ve yönetimini üzerine almaya başladı.
Her vatandaşın öğrenim hakkının temel haklar arasında bulunduğu, 1792'de Fransız Milli Meclisi'nde Condorcet'nin verdiği raporla kabul edildi. Ayrıca teknik ve ekonomik gelişmeler, sanayileşme sonucu ortaya çıkan sosyal hareketlilik ve çocuk psikolojisi alanındaki gelişmeler Batı eğitim sistemlerinin yeni yapılanmasına derinden etki etti. İnsanlar bir dinin ümmeti gibi değil, bir devletin "vatandaşı" olarak görülmeye başlandı. Kilisenin kontrolü dışında, laik karakterde, herkes için zorunlu, parasız temel eğitim sistemi kurulmaya başlandı.
1870'lerden itibaren eğitimin devlet kontrolüne girdiği İngiltere'de, 1876'da genel öğretim mecburiyeti başladı. Zamanla mecburi öğretim süresi giderek arttı. 1891'de ilköğretim parasız hale getirildi. 1837'den itibaren açılmaya başlayan kolej ve üniversiteler 20. Yüzyıl başlarında bağımsız üniversitelere dönüştüler.
19. yüzyılda Fransa'dan başlayan "millî eğitim" hareketi dalga dalga bütün Avrupa ülkelerine yayıldı. 1882'de parasız ilkokullar, orta okullar ve üniversitelerden meydana gelen üç kademeli öğretim sistemi kuruldu. 20. Yüzyıldan itibaren de okul sistemlerinde demokratlaşma başladı Avrupa'da ortaya çıkan yeni eğitim sistemi ile Osmanlının geleneksel mektep-medrese ve Enderun'a dayalı sistemi mukayese edildiğinde, şu noktalarda önemli farklılıkların oluşmaya başladığı görülür:
Medrese sistemi, dinî eğitim amacına yönelikti. Ders programları buna göre düzenlenmiş, hattâ dini eğitim açısından tehlikeli olabilecek -Kelâm gibi- bazı dersler bile programdan çıkartılmıştı. Avrupa okulları ise din derslerini giderek sınırlamış ve pozitif bilimlerin programın ana odağını oluşturduğu okullar haline gelmişti.
Medrese sisteminde gerçi bir iç derecelenme vardı, ama öğrenim kademeleri ve sınıflar tam olarak oluşmamıştı. Ders kitapları pedagojik değildi. Öğretim metodu olarak -dinî bilimlere çok uygun düşen- ezber metodu kullanılıyordu. Sınav ve değerlendirme sistemi belli bir sisteme bağlanmamıştı.
Eğitim kurumları vakıflara bağlı olduğu için vakfiyede belirlenen esaslara göre eğitim yapılıyor, Devlet medreselerdeki eğitimden ziyade mezunların iş hayatını düzenlemeye gayret ediyordu. Programların düzenli olarak uygulanması ile ilgili az sayıdaki kanunnameyi uygulayacak resmi bir makam yoktu.
İslâm dini ilim öğrenmeyi herkese farz kılmış olmasına rağmen, eğitim sistemi genelde din ve yargı adamlarını yetiştirmeye yönelik idi. Bütün insanlar için ortak bir zorunlu eğitimi amaçlayacak örgün bir sisteme sahip değildi.
Eğitim sistemlerinin birbirlerini etkilemesi
Aslında eğitim sistemlerinini birbirlerinden etkilenmesi ta Antik Yunan döneminde Xenophen'in İran sistemini görüp anlatması, Platon'un Isparta eğitim sisteminden etkilenerek "Devlet" adlı eserini yazmasıyla başlamaktadır. Daha sonraki dönemlerde Yunan eğitimi Roma'yı, İslâm medrese sistemi de Ortaçağ Avrupa üniversitelerini derinden etkilemiştir.
17. yüzyılda W.Ratke, çeşitli Alman prensliklerinde eğitim reformları yapmakla görevlendirilmişti. J.A.Komenski İngiltere, İsveç ve Macarİstan'a davet edilerek okul reform planları yapıp uygulamıştır. D.Diderot, 1774-1775 yıllarında Rusya için bir reform planı hazırlamıştır. G.E.Lessing de Hollanda, İngiltere ve Fransa'ya eğitim seyahatleri yaparak bunları Almanya'ya uyarlamaya çalışmıştır.
Fransız M.-A. Jullien (1775-1848), İngiltere, İtalya, Mısır ve İsviçre'ye yaptığı seyahatlerden sonra eğitim alanında uluslarası işbirliği yapılmasını öneren eserini yazdı. 1830'lardan I.Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde birçok eğitimci kendi ülkesinin dışında eğitimde gelişmiş ülkelere giderek o ülke sistemlerini kendi memleketlerinde tanıttılar ve yeni eğitim sistemlerinin bu esaslara göre kurulmasını istediler.
Eğitim vasıtasıya toplum dinamizmini sağlamanın ilk örneğini Prusya verdi ve Alman orduları Napolyon'a cevap olarak Paris'e girdiklerinde, bütün dünyanın gözü Almanya'ya çevrildi. A.H. Niemayer, Napolyon'un 1804'te Fransa'da başlattığı eğitim reformunun Almanya'da uygulanmasını istedi. Fransız Eğitim Bakanlığı da Victor Cousin'i 1817, 1822 ve 1831 yıllarında Almanya'ya gönderdi. Fransa'nın Guizot eğitim reformu genellikle bunun raporlarına dayandı. Almanya buna cevap gibi 1830 başlarında C.A.W.Kruse'yi Fransa'ya, 1836 yılında da İngiltere'ye gönderdi. Gene bir Alman olan F.W.Thierisch 1830-1836 arasında Hollanda, Belçika ve Fransa'ya geziler yaparak eğtim sistemlerini Almanlara tanıttı. Amerika, kendi eğitim sistemini kurarken Horace Mann'ı Avrupa'ya göndersi ve buradaki yedi ülkede incelemeler yapıldı. Gene Amerikalı Henry Barnard da 1835-36 yıllarında Avrupa'ya geziler yaparak Amerika'da genel zorunlu ve parasız eğitimin kurulması için temeller oluşturdu. İngiliz Matthew Arnold da 1865'te Fransa, Almanya, İtalya ve İsviçre seyahatinden sonra, eğitim sistemlerini İngilizlere tanıttı. Rus düşünür L.N.Tolstoy 1857 ve 1860 yıllarında, K.D.Uşinski de 1862-63 yıllarında birçok Avrupa ülkesine sayahatler yaparak eğitim sistemlerini Rusya'da anlattılar.
Avrupa'da temel eğitim, lise ve üniversite sistemlerinin kurulmasıyla halk eğitim çalışmalarında bu geziler sonrasında verilen rapor ve eserlerin önemli etkisi oldu.
Seçilmiş bazı ülkelerin eğitim sistemlerindeki modernleşme hareketleri
Rusya: Batı ile ilişkiler, İtalya'dan teknisyen ve sanatçılar getirerek, III.İvan zamanında (1462-1505) kurulmuştu. IV.İvan (1533-1584), İngiltere ile ticareti geliştirdi. Rusya'da Batıya açılma ve bazı yeniliklerin benimsenmesi 17. Yüzyılda oldu. Bu yüzyılda modern teknikler Rusya'ya girdi. Akın akın sivil ve askerî yabancı uzman ve teknisyenler gelmeye başladı. Metalürji ve topçuluk gelişti. Kilise, kalkınma ve modernleşme çabalarını destekledi, "gelenekçiler" din sapkını olarak ilân edildi .
18. yüzyıl Rus İmparatorluğu'nda "aydın despotlar" dönemi olarak bilinir. "Deli" veya "Büyük" Petro (1682-1725), 1697-98'de Avrupa'ya biz gezi yaptı, Hollanda'da gemi inşa çalışmalarını yakından izledi ve dönüşte büyük bir modernleşme hamlesine girişti. Büyük Petro din adamlarını dinlemeden liberal eğitimi başlattı. Kiliseyi devlete bağladı. Soylulara ve devlet memurlarına laik ve Batı tipi bir eğitim vermek amacıyla Batı tipi okullar, akademiler ve enstitüler kurdurdu. Milli devlet içinde laik bir politika izlemeye başladı. Alfabeyi yeniden düzenledi, meslek okulları, denizcilik okulu, mühendislik ve tıp okulları kurdurdu. Batıya öğrenciler gönderdi ve oradan birçok uzmanlar getirtti. Orduyu ve donanmayı yeniden kurdu (bu donanma 19. Yüzyıl sonlarında dünyanın 3. büyük donanması haline geldi). Yönetimde Senato ve özel meclisler oluşturdu. Taşra idaresini yeniden örgütledi.
18.yüzyılın ilk çeyreğinde 200 kadar fabrika vardı ve bu yüzyılda sanayileşme çok geniş alanlara yayıldı. 1725'te Bilimler Akademisi, 1755'te Moskova Üniversitesi, 1758'de Güzel Sanatlar Akademisi kuruldu. Artık aydınlar Batı akılcılığını Rus gerçeklerine uygulamaya başladılar. 1732'de Prusyalı subayların öğretmenlik yaptığı, Avrupa'nın ilk ciddi örgütlü Harp Okulunu kurdular. Rus ordusu Prusya disiplini ile kuruldu ve 1870'lerden sonra bir dizi reformlar yaparak kendi askerî doktrinini geliştirdi.
Rusya'nın modernleşmesinde 1730-40 arasında yoğun bir Alman egemenliği varken, 1760'lardan sonra bunun yerini Fransız etkisi almaya başladı.
Büyük Petro'nun Batılılaşma hareketlerini sürdüren bir başka güçlü şahsiyet, Rusya İmparatoriçesi Büyük Katherina'dır (1729-1796). Kendisi Polonya'da doğdu, Holstein dükü Peter ile evlendi, sonra onu tahttan indirerek 1762'de kendi Rusya'nın yönetimini ele aldı. Rusya'da ilk tıp okullarını ve kızlar için okulları kıraliçe kurdurdu. Geniş toprakları kontrol altında tutacak sağlam yönetim reformları yaptı. Bu dönemde olan Fransız İhtilâli (1789-1799) Katherina'nın liberal fikirlere karşı tutumunu sertleştirmesine neden oldu.
19. yüzyılda Rusya, Napolyon'u da yenerek Avrupa devletleri seviyesine çıktı ve artık Avrupa'nın iç işlerine de karışmaya başladı. Alman idealist felsefesi ile kaynaşmış bir "panslavizm" hareketi başladı. Bu yüzyılda Rusya devletinde Batı tipi yenileşmelere devam edildi. 1802'den itibaren Bakanlıklar örgütlendi, 1810'da Danıştay kuruldu, 1832'de tüm yasalar bir araya getirildi ve mükemmel bir devlet bürokrasisi kuruldu. Bu arada demiryolu kurma çalışmaları bütün Rusya'da yayıldı. Yeni bir Rus aydınlar sınıfı, toplumsal ve idarî reformlar istemeye başladılar. 1864 adlî reformu ile bireysel özgürlükler ve yasalar önünde eşitlik reformları yapıldı. II.Alexandır zamanında (1855-1881), Rusya'da kapitalizm iyice gelişti. Ticaret ve bankacılık alanlarında hızlı gelişmeler oldu. Yabancı sermaye Rusya'ya gelerek bu kapitalist gelişmeyi hızlandırdı. 1900'lerde Rus sanayii dünyada 4. Sırada idi. Bu sırada iş hukuku da yerleşti.
Japonya: Şogunlar döneminde (1192-1867) oluşup Moğol hücumlarına başarıyla karşı koyan Japon samuraylar, 1587'de Japonya'ya giren Cizvit misyoneri Francis Xavier'in hıristiyanlığı hızla yayması kaşısında şaşırdılar, bu dini yasakladılar ve tüm Batılıları ülkeden kovdular (1614). 1636 ve 1639'da da Japonların dışarı çıkmaları yasaklandı. Meici (Aydınlanma) devrinin başladığı 1867'ye kadar Tokugava devrinde "dine hayır, bilime, kültüre, tekniğe evet" politikasıyla Batıyı izlediler. Ama 1853'te Komodor Perry'nin Japonya'ya gelmesinden 15 yıl sonra Tokugava rejimi yıkıldı. Meici devrinde "sanayileşme yoluyla güçlü Japonya" politikası izlediler. Batıya öğrenciler gönderip (1870'de 446 öğrenci gönderilmişti) oradan birçok yabancı uzman getirdiler (1872'de 362 yabancı uzman çalışıyordu, 1874'te ise sadece Teknoloji Bakanlığı'nda 300'den fazla uzman vardı ve bunlara ödenen para Bakanlık bütçesini geçiyordu). 1867'den itibaren Tıp ve Batı Bilimleri Okulu kuruldu, 1872'de Temel Eğitim Yasası hazırlandı, zorunlu eğitim uygulaması Fransa'dan alındı. Ama genelde Japonlar Bismark döneminin milliyetçi ve disiplinli Alman eğitim sistemini taklit ettiler. 1906'da zorunlu eğitimi kabul eden Japonlar, 1909'da zorunlu ilk ve ortaöğretimde %98'lik bir başarıya ulaştılar.
Japonya Eğitim Bakanlığı 1871'de kuruldu. Ülkenin tam olarak kabine sistemine geçmesi ise 1885'te oldu. 1892-96 döneminde Japon sanayileşmesi okul sisteminde sınaî-meslekî eğitim yönünde yeni yapılaşmaları zorladı.
Bulgaristan: 865'de Hıristiyanlığı kabul ettiler ama uzun süre kültürel olarak çevre güçlerinin etkisinde yaşadılar. 18. Yüzyılda milliyetçilik hareketleri başladı. İlk Bulgar okulu 1835'te Vasil Aprilov tarafından kuruldu ve 10 yıl içinde 50'yi aşkın Bulgar okulu açıldı. Bulgar milliyetçilik akımları, Rusya'dan her zaman tam destek gördü. 1870'de Fener Rum Kilisesinden ayrılarak Exarkhlık adlı milli kiliselerini kurdular. 1879'da Bulgar Meclisi toplandı ve Rus Çarı'nın yeğeni "Bulgar Prensi" seçildi. Anayasa yapıldı ve ülkeye birçok Rus uzman gelmeye başladı. 19. Yüzyıl sonlarına doğru modern tipte bir sanayi kurulmaya başlandı. 1908'de tam bağımsız oldu.
Mısır: Batılılaşma, N.Bonaparte'ın 1798'de Mısır'a çıkması ile başladı, denilebilir. 1800'lü yıllardan itibaren, kendini Fransızlara dayayan Mehmet Ali Paşa'nın Fransız modeline göre bir eğitim sistemi kurmaya ve reformlar yapmaya başladığı görüldü. Mısır'da Batı tipi ilk okul 1812'de açıldı. 1816'da Batılı öğretmen ve ders araçlarıyla bir Mühendis Mektebi kuruldu. 1817'de Mısır'da kurulan iplik fabrikalarını yönetmek üzere Fransız mühendis L.A.Jumel çağrıldı ve bu, Mısır pamuğunun geliştirilmesinde önemli rol oynadı. 1825'te Mısır'a gelen Fransız subay Dr.A.B. Clot, 1827'de bir Tıp okulu, ebe okulu ve eczacılık okulu kurdu, hastahaneleri modernleştirdi. 1833'te bir politeknik okulu açıldı. 1836'da Fransa'dan esinlenerek bir Eğitim Meclisi kuruldu ve o zamanki 50 ilk ve ortaokulu idareye başladı. 1828'den itibaren Fransa'ya giden Araplar çoğaldı. 1826-1870 arasında, Paris'teki Mısırlıların eğitim işlerini düzenleyen bir Mısır Bilim Heyeti, son derece verimli çalıştı. Et-Tahtavî çevresinde Fransızcadan Arapçaya geniş bir çeviri hareketi başladı. Bu arada "Nahza" denilen "Mısır Rönesansı" başladı ve gelişti. Gazeteler, tiyatrolar ve bilim cemiyetleri kuruldu. Cemaleddin Afganî ile dinde bir "reform" hareketi başladı ve gelişti. 1867'de Mısır eğitimi tamamen Fransa modeline göre çalışan bir sistem oluşturdu. 1869'da Fransızlar tarafından Süveyş Kanalı açıldı.
1882'de İngilizler Mısır'ı alıp "Hidiv" ünvanlı Mısır yöneticisine "akıl vermeye" başladılar. Mısır eğitim sistemi İngiliz modeline dönmeye başladı. I. Dünya Savaşı'nda da Mısır, Osmanlı açısından, tamamen kaybedildi.
Diğer ülkeler:
İsveç: 1544'te sürekli askerî birlikler kuruldu. 1620'de Uppsala protestan üniversitesi yeniden örgütlendi. 1634 ve 1809'da Anayasa düzenlemeleri yapıldı. 18. Yüzyıl başlarında Fransız rasyonalizmi ve Alman pietist düşüncesi İsveç'e girdi. Fransa ile İsveç arasında birçok sanatçı gidiş-gelişi oldu. Bilginler ve filosoflarla büyük bir kültür hareketi gelişmeye başladı. Bir taraftan sanayi kurulurken öte taraftan tarım ve ticarette yenilikler oldu. 19. Yüzyılda ülkenin modernleşmesi hızlandı. 1859'da çeşitli mezheplere karşı hoşgörü, 1862'de ceza hukuku ve yerel yönetimlerde değişiklikler olurken 1866'da Meclis kuruldu.
Polonya: Birçok bilginler yetiştiren Krakow Üniversitesi daha 1364'te kurulmuştu. 1550'lerden sonra büyük bir eğitim hamlesi başladı. Leh dili ile eğitim ve zengin bir yayın hayatı görüldü. 16. Yüzyılda Avrupa'daki kültürel yeniden doğuş Polonya'ya da yansıdı. Bu ülkede inanç özgürlüğü vardı; dinî tartışmalar çok oldu ama din savaşları olmadı. 1740'larda aydınlar ülkeyi kalkındırma hareketi başlattı. Önemli bir ekonomik uyanış olurken 1765'te bir eğitim-öğretim devrimi başladı: gazeteler, kütüphaneler, tiyatrolar v.s. 1816'da Potocki tarafından Varşova Üniversitesi kuruldu. 1860'larda Tıp ve Sanat okulları kuruldu. Rahip S.Konarski'nin (1700-1773) önemli öğretim reformu hareketlerinden sonra 1773'te kurulan eğitim komisyonunun Avrupa'daki ilk Eğitim Bakanlığı taslağını hazırladığını da kaydetmeli. Bu arada Polonya'daki modernleşme ve gelişmelerin Ruslar ve Almanlar tarafından sürekli engellenmeye çalışıldığını, bu ülkelerin sık sık eğitim ve yönetimi kendi dillerinde yapmaya zorladıklarını da belirtmek gerekir.
Osmanlı ile bazı ülkelerin Batılılaşma ve eğitim sistemlerindeki gelişmeleri mukayese
Avrupa'da kültürel ve entellektüel hakimiyet uzun süre, hatta Rönesans döneminde bile İtalya'da kalmış, daha sonra bu kültür mirasını Fransa devralmıştır. O zaman, Roma'nın yerini Paris, Lâtincenin yerini Fransızca almıştır. 17. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'nın kültürel üstünlüğü İngiltere'ye geçmiş; buradaki ferdiyetçilik ve hür düşünce bilimsel gelişmeleri hızlandırmış; ışık artık kuzeyden gelmeye başlamıştır. 1700'lerden itibaren sanat ve edebiyat alanında bile İngilizler öne geçmiş, Fransızcanın yerini bu kez İngilizce almıştır. İngiltere'nin kıt'a Avrupasına en iyi yansıdığı yer, her türlü özgürlüğün yaşandığı Hollanda olmuştur ve burası Rusya'nın Batılılaşması çabalarında kaynak ülke haline gelmiştir. 18. yüzyılda İngiliz dinamizmi tekrar kıt'a Avrupasına Almanya kanalıyla girmeye başlamış ve buradan dalga dalga doğuya doğru yayılmıştır.
Rusya, Hıristiyan bir devlet olmasına rağmen Avrupa'ya hep doğulu bir halk olarak gözüktü. Fransa ve Almanya Rusya'yı ele geçirme planları yaptılar ama başarılı olamadılar. Ruslar dinde, yazıda ve hattâ yönetim biçiminde hep Batıdan farklı yollar izlemeyi yeğledi. Ama gene de Batıya her zaman Osmanlılardan daha yakın oldu.
Batı, Batılılaşma öncesi dönemdeki Rus ordularını hep yendi, Osmanlıda ise durum neredeyse tersi. Rusya, Batı karşısında kendini hiçbir zaman çok güçlü görmedi, üstünlük duygusuna kapılmadı; Batı uygarlığını Türklerden daha kolay kabul etti ve kendi sistemine daha hızlı uyguladı.
Rusya 'gönüllü Batılılaşma' denebileck bir yol izledi, Osmanlınınki ise biraz zorunlu ve gönülsüz oldu. Rusya, sivil ve askeri Batılılaşmayı paralel götürürken, Osmanlı bu paralelliği sağlayamadı (ve hâlâ da sağlanamadı).
Japonlar Batılılaşmaya sanayileşme ile başladılar. Sanayileşmenin nüfus, teknik ve bilimsel bilgi, yönetimsel istikrar gibi unsurları -Osmanlıda henüz oluşmamışken- burada oluşmuştu. Türkiye ile Japonya arasındaki farkları karşılıklı iki sütunda görmek yararlı olacaktır.

Osmanlı Devleti (Türkiye)Japonya
Batı ile hep içiçe ve savaş halinde yaşamıştır. Coğrafyalar bitişik Batıdan coğrafî olarak uzak; istediği zaman ilişkileri kesebiliyor.
Bütün kültürlerle hep içiçe ve yanyana. Bazı kültürleri sentezleyecek vakti olmamış. Dünyadan izole, kendi adalarında birlik, ahlâk ve disiplin içinde yaşıyor. Hem Çin hem de Batı kültürlerini özümsemiş.
Üç kıtada devlet kurmuş ve yönetmiş, çok geniş topraklarda birçok milleti, dini, dili, ırkı vs. birleştirmiş. Devamlı iç savaşlar olmakla beraber homojen bir millet
Birçok devlet kuruluyor ve yıkılıyor. Bazen devlet-millet kavgası oluyor. Savaşlar, toprak kayıpları, göçler… 2650 yıldan beri bir devlet, milli yapıdaki devlet millet ile bütünleşmiş. Batılılaşma döneminde uzun istikrar var.
Batılılaşmada Fransa örneği ile başlandı. Fransız ihtilâli etkisiyle hep rejim ve politika, ideoloji tartışıldı. Bilim ve teknik yerine kültür ve rejim alındı. Tokugava zamanındaki Fransa örneği hemen bırakılarak Alman yönetim sistemi ve İngiliz sanayileşmesi örnek alındı. Rejim tartışmaları yapmadılar.
Tartışmalar genelde devletin yönetim biçimi üzerinde oldu, merkezî otorite giderek sarsıldı. Devlet-halk-ordu ve bürkrasi arasındaki güven ve saygı kayboldu. Devletin yönetim bimi ve imparatorun yetkileri üzerinde tartışma yapılmadı. Halk ile devlet organları arasında hep saygı ve güven esas oldu.
Batıya az öğrenci gönderdik ve onların izlemesini iyi yapamadık. Öğrenciler iyi seçildi, bilim ve teknoloji eğitimi için gönderildi ve izlendi.
Batılı uzmanlar iyi seçilemedi; oradan kaçan aristokratlar ve Avrupalıların kendi gönderdiği az sayıda uzman kişi ile çalışıldı. Batının en iyi uzmanlarını seçip iyi para vererek getirdiler. Kısa zamanda çok sayıda uzman desteğiyle çalıştılar.
Batı Türkleri sevemedi, Türkler de Batıyı; ilişkiler hibir zaman samimi olmadı. Avrupalılar samimi ve dürüst davrandılar. İlişkiler güven havası içinde kuruldu.
Batılılaşmaya karşı çıkanlarla savunanlar 200 yılı aşkın zamandır hep çatışıyor, devlet her zaman net tavır koyamıyor. Batılılaşmaya karşı bir grup yok, sanayileşme ve yenileşmelerde hep kararlı bir politika izlendi.
Batılılaşmaya başladığında Osmanlı duraklama devrini bitirmiş ve çöküş dönemi psikolojisine girmişti. Sanayileşmeye başladığında Japonya yeni bir yükselme devrine başlamıştı.
Mısır ve Bulgarİstan bir ara Batı uygarlığını Osmanlıdan daha sağlam yakalamış gibi gözükmelerine rağmen, daha sonra ortaya çıkan bazı gelişmeler, her iki ülkede de Batılılaşma veya modernleşmenin erken kesilmesine neden oldu.
Sonuç
Ortaçağlarda mayalanmaya başlayan Batı bilim ve teknolojisi, 18. Yüzyılda Batı kültürünü laikleştirdi. Bu tarihten itibaren Batı tarihinin adeta yeni bir bölümü başladı. Bu kültür askeri teknoloji ve eğitim ile sanayi alanında kendini gösterince, dünyanın değişik yerlerindeki kültürler bu gelişmeleri taklit etmeye çalıştılar. Ama bu taklitlerde değişik yollar ortaya çıktı.
Kültürün ana özelliği, içine aldığı unsurları bütünleştirmeye ve özümsemeye çalışmasıdır. Geçmiş bize gösterdi ki, dışardan ödünç alınan ögeler, başka kültürlere uyarlanma sırasında bayağılaşıyor. Batılı bir kültür ögesini kendi içinde geliştiği kültürel bağlamından koparınca, anlamsızlaşıyor, geçersizleşiyor ve hatta zararlı oluyor. Batı kültürünü arka plana koymayınca, teknik ve askeri eğitim pek başarılı olamıyor.
Batılılaşma veya modernleşme için, önce Batı uygarlığını ortaya çıkarak faktörlerin sokukkanlı olarak analiz edilmesi, sonra da belli bir plan ve program çerçevesinde modernleşmeye başlanması gerekirdi. Osmanlı, her ikisini de yapamadı; önce Batı karşısında eskiden var olan üstünlük duygusunu yıkıp Batının sağlıklı analizini yapamadı, sonra da -Avrupa karşısında acizlik ve hayranlık duygularıyla- panik içinde sistemsiz ve plansız, birbirinden kopuk modernleşme çabaları gösterdi.
Petro Batılılaşmasının Rusya'sı 1905'te sarsıldı, 1914-18 arasında yenildi ve şekil değiştirdi. Batılılaşma yüzeysel kalmıştı. Marxist komünizm ile Batının radikal muhalefetini Rusya'da denedi; o da başarılı olamadı. 16. yüzyılda dini temeldeki Batı uygarlığını yetersiz bulan ve kovan Japonya, Meici döneminden sonra laik Batı uygarlığını bilim-teknik ve sanayi yönleriyle aldı. II. Dünya Savaşı'ndaki yenilgi, Japon Batılılaşmasının sağlam olmadığını gösterdi. Şimdi Batı kültürünü her yönü ile almayı deniyorlar. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı Batılılaşması kendi geleneksel egenemliğini uygar bir şekilde (kan dökmeden) modern bir demokratik Cumhuriyete dönüştürmüş, o zamandan beri de "yurtta barış dünyada barış" sloganıyla ülkesini ve milletini barış içinde kalkındırmaktadır. Belki Japonya ve Rusya'dan daha yavaş modernleşmekte, ama bu yöndeki politikasını sağlam ve emin adımlarla sürdürmektedir.
Rusya ve Japonya, Batılılaşmayı laiklik temeli üzerinde sağlamaya çalışırken, Osmanlı İslâm dini ve bütün İslâm dünyası için problemi çözmeye çalıştı. Va hâlâ da çözümünü bulamadı. Batı bilim ve kültürü aşağıdan yukarıya doğru gelişen ve yayılan bir güç olduğu halde, Osmanlı bunu hep yukarıdan aşağıya doğru yapmaya çalıştı. Bu da, Batılılaşma ve modernleşmenin kendiliğinden gelişimini ve kökleşmesini engelledi.
Batılılaşma içinde uygulanan programlarda Batının objektif, bilimsel düşünce sistemine hiçbir dönemde ciddi olarak yer veremedik. 1400'lerde hep aynı seviyede bulunan dünya düzeninde Batıdaki bazı bölgelerin ve devletlerin yaptığı çıkışın gerçek dinamosunu hala göremedik. Hep Batılı kurumların yarım yamalak kopyelerini kurup yaşatmaya çalışmakla vakit geçirdik. Eğitimde bilimsel zihniyet ve metodu yerleştiremeyince de demokrasi, laiklik, ekonomi, hukuk gibi toplumsal kavramları ancak şekil olarak ve çok güç şartlar altında yaşatabiliyoruz.
Kaynaklar
  • Aytaç, Kemal. Avrupa Okul Sistemlerinin Demokratlaştırılması. Ankara: Eğitim Bilimleri Fakültesi yay. 1985.
  • Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma. İstanbul 1978
  • Davison, R.H. Osmanlı Türkiye'sinde batılı eğitim (çev. M.Seyitdanoğlu). Belleten 200,1987. 1031-1044
  • Dawson, Chistopher. Batının Oluşumu (çev.: Dinç Tayanç). İstanbul: Dergah yay.1976
  • Ergün, Mustafa. II.Meşrutiyet Döneminde Eğitim Hareketleri (1908-1914). Ankara: Ocak yay. 1998
  • Ergün, Mustafa. Türk Eğitim Sisteminin Batılılaşmasını Belirleyen Dinamikler. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 17, 1990. S.453-457
  • Gluck, Heinrich. 16-18. Yüzyıllarda saray sanatı ve sanatçılarıyla Osmanlıların Avrupa sanatları bakımından önemi. Belleten. 127,1968. 355-380.
  • Hunke, S. Allahs Sonne Über dem Abendland (Avrupa'nın Üzerine Doğan Islâm Güneşi çev.S.Sezgin) Stuttgart 1967; İstanbul 1972.
  • İhsanoğlu, Ekmeleddin. Osmanlı İmparatorluğunda bilim, teknoloji ve sanayide modernleşme gayretleri. Osmanlı Bilimi Araştırmaları II. İstanbul: İ.Ü. E.F.yay. 1998. 1-22
  • İhsanoğlu, Ekmeleddin. Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı. 150. Yılında Tanzimat. Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992
  • İhsanoğlu, Ekmeleddin. Türkiye'de Kimya eğitiminin ilk yüzyılı: Mühendishane-i Berri-i Hümayunun rolü, modern bilimden Osmanlı Devleti ne bekledi?. Teknik Eğitim. Dünü, Bugünü ve Geleceği. Teknik Eğitim Ulusal Kongresi . İstanbul: İTÜ yay. 1983.225-235
  • Kaçar, Mustafa. Osmanlı İmparatorluğu'nda askeri sahada yenileşme döneminin başlangıcı. Osmanlı Bilimi Araştırmaları I. İstanbul: İ.Ü. E.F.yay. 1995. 209-225
  • Kaçar, Mustafa. Osmanlı İmparatorluğu'nda askeri teknik eğitimde modernleşme çalışmaları ve Mühendishanelerin kuruluşu (1808'e kadar). Osmanlı Bilimi Araştırmaları II. İstanbul: İ.Ü. E.F.yay. 1998. 69-137
  • Karal, E. Ziya. Gülhane Hatt-ı Hümayununda Batının Etkisi. Belleten. 112,1964. 581-601.
  • Kuran, Ercüment. Osmanlı Imparatorluğunda yenileşme hareketleri. Türk Dünyası El Kitabı Ankara 1976.
  • Kuran, Ercüment. Sultan II. Mahmut ve Mehmet Ali Paşanın gerçekleştirdiği reformların karşılıklı tesirleri. Sultan II. Mahmut ve Reformları. İstanbul 1990. 107-111
  • Nef, John U. Sanayileşmenin Kültür Temelleri. (çev.: Erol Güngör). İstanbul: MEB yay. 1986
  • Rostow, W.W. Iktisadî Gelişmenin Merhaleleri. (çev.: Erol Güngör). İstanbul: Kalem yay.1980
  • Spengler, Oswald. Batının Çöküşü. (çev.: Giovanni Scognamillo). İstanbul: Dergah yay.1978
  • Turgut, Mehmet. Japon Mucizesi ve Türkiye. İstanbul: Dergah yay. 1985
  • Turhan, Mümtaz. Garplılaşmanın Neresindeyiz? İstanbul: Yağmur yay. 1974
  • Turhan, Mümtaz. Kültür Değişmeleri. İstanbul: MEB yay. 1969

Petro, 1697–1698 tarihleri arasında kimliğini gizleyerek uzun bir Avrupa gezisine çıktı. İlgi alanına giren bilim ve zanaat dallarıyla ilgili bilgi edindi. Hollanda’da gemi yapım tezgâhlarında marangozluk yaptı.

1.Petro bizim tarih kaynaklarımızda “Deli” lakabıyla anılır; ama durum gerçekte hiçte öğle değildi.
Petro, babası Çar I Aleksey’ifn ile ikinci eşi Natalya Narışkina’nın 1672 tarihinde Moskova’da doğan oğludur.
Fotoğrafta çocuk yaşlarında Petro görülmektedir
Petro’nun Çar olan babası ölünce, onunda yaşamla ölüm arasında gidip gelen hayatı başladı, babasının ilk karısı olan Mariya Miloslavskaya’nın oğulları tarafından 1676’da Kremlin sarayından uzaklaştırıldı.
Çocukluk dönemi küçük kasabalar olan Preobrajenskoye’de Moskova yakınlarındaki Semyonovskoye’de geçti.
1682’de III. Fyodor öldükten sonra Moskova Patriğinin ve Boyarların (Prenslerin arkadaşı olarak, ayrıcalık elde eden yüksek soylular olan) desteği ile "Çar" ilan edildi. Ama babasının ilk karısı Mariya boş durmadı. Onlar da bir darbe yaptılar. Petro ile birlikte V. İvan da çar yapıldı.
Petro on yaşında bir çocuk iken zayıf ve hastalıklı üvey ağabeyi V. İvan'la birlikte ülkeyi yönetmeye başladılar. Aslında Petro’nun yaşı küçük olduğundan, Rusya'yı fiili olarak, üvey ablası “Sofia” yönetiyordu.Petro, Çar hüviyetinde olmasına rağmen küçük olduğu ve istenmediği için tekrar "saraydan gönderildi". Petro, korku içinde geçen bu süreçte iyi bir eğitimde alamadı. Ama sarayın dışındaki çevreyi, sosyal hayatı ve halkın yaşamını çok iyi gözlemleme ve inceleme imkânına sahip oldu.
Petro sık sık "Yabancılar Slobodası"ndaki yerleşim bölgelerine giderek çevredeki zanaatkârları izliyor, nasıl çalıştıklarını, nasıl ürettiklerini sürekli gözlemliyordu.
"Hollandalı Mimar Timmermans"dan uygulamalı basit dersler alıyor, gemiciliği en ince ayrıntılarına kadar öğrenebilmek için içindeki coşkuyu dizginleyemiyordu.
Geçen zamanını boşa harcamıyor, yabancı subaylardan askerliğin püf noktalarını hakkında dersler alıyordu.
Savaş alanlarını betimleyen, küçük maketler üzerindeki çalışmalarını o kadar ileri götürdü ki hem eğlenme hem de öğrenme amaçlı bir kale yaptırdı. Kale üzerinde savunma ve hücum "savaş oyunlarını uyguluyordu". Oyuncak askerleri ile kafasında senaryolar üretip, kuşatmaların ve muharebelerin nasıl bir seyir izlediğini, kendisinin ne zaman müdahale edeceğini uygulamalı olarak izliyordu.
V. Ivan - Gençliği
1687 yılına gelindiğinde kendi bilgi birikimleri sonucunda kurduğu "Prebrajenskiy ve Selmyononoskiy" adlı muhafız alayları yeni Rus ordusunun çekirdeğini oluşturacaktı.
Sloboda’da ve sonraki hayatında da ona yol gösteren kılavuzu İsviçreli François Lefort, İngiliz olan Patrick Gordon ve sonraları metresi olacak "Anna Mons" ile yakın ilişkiler kurdu.
Bu çalışmaları saray tarafından iyi karşılanmadı. Üvey kız kardeşi Sofiya tarafından öldürülmekle tehdit edilmesi, onu radikal kararlar almaya sevketti. Petro bu nedenle 17 yaşında bir saray darbesiyle yönetimi ablasının elinden alıp tek başına çar oldu.
Petro, artık kararını vermişti, İlk önce Sofiya’nın yakınlarını bir bir saraydan uzaklaştırdı sonrada onu 1689 tarihinde bir manastır kapattı.
1694 tarihinde annesi ölünce, iktidarda tam hakimiyet sağlayıp tüm Rusya’nın tek hakimi oldu.
Gelecekteki başarılarının en büyük alt yapısı olan “ordusunu ve donanmasını” maddi ve manevi açıdan güçlendirmeye başladı.
Diğer devletler ile ilişkilerini geliştirirken ikinci Viyana kuşatmasının hemen ardından Osmanlılara karşı oluşturulan ittifaka katıldı. Ordusunu 1695’te Don nehri üzerindeki Türk Azak kalesine gönderdi. “Topçu birliklerinin yıkamadığı” kale, 95 gün gibi uzun süreli kuşatma sonunda 1696’da Rusya’ya teslim oldu.
Ama Azak kalesi zapt edilmiş olsa bile küçük bir kalenin bu kadar direnmesini bir başarısızlık olarak algılayan Petro, Rusya'yı Avrupa'nın söz sahibi bir ülkesi yapabilmek için güçlü bir ordu ve donanmanın şart olduğunu gördü ve çalışmalara daha çok hız verdi.
Deli Perto’nun babası Çar Aleksey MihailoviçRusya'nın güneyinde büyük tersaneler inşa ettirdi. Hollanda ve Venedik'ten ve Avrupa'nın birçok ülkesinden gemi yapım ustaları getirtti.
Petro, 1697–1698 tarihleri arasında kimliğini gizleyerek uzun bir Avrupa gezisine çıktı. İlgi alanına giren bilim ve zanaat dallarıyla ilgili bilgi edindi. Hollanda’da gemi yapım tezgâhlarında marangozluk yaptı. İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya’da gördüğü uygulamaları Rusya’ya aktarıp ve ülkesinde köklü reformlar yaptı.
Petro için Avrupa’ya düzenlediği öğrenme gezisi, onun için dönüm noktası oldu.
1700 yılında Kendine yardımcı olacak özel bir şansölyelik kurdu.
Petro,14 Temmuz 1700 yılında Osmanlılarla Karlofça antlaşmasını tamamlayan İstanbul Antlaşmasını yaparak III. Friedrich ile görüştü. Sonra da İsveç’e karşı ittifak için Polonya ve Danimarka kralları ile anlaşıp İsveç’e saldırdı; Savaş sonunda yenildi.
Petro, bu yenilgiyi hazmedemedi tüm gücünü ve kaynaklarını harekete geçirdi, “manastırların çanlarındaki metalleri de kullanarak yeni toplar döktürdü”. 200 bin kişilik bir ordu oluşturdu. Bütçesinin % 95’ini askeri harcamalara ayırdı, ağır vergiler koydu. Top ve gemi yapımı için yabancı uzmanlar getirdi; Ama bu harcamalar içte karışıklıklara yol açtı.
  • 1705’teki yabancılara karşı Astrahan ayaklaması.
  • 1707’de Güneydoğu ayaklanması.
  • 1708’de Don Kazakları’nın isyanları bu ayaklanmalara örnektir;
Ama Petro, baskıcı ve zulme kadar varan bu zorlukların sonucunda, “güçlü bir Rusya yarattı”.
“Petro’nun güçlü Rusya’sı ve ordusu,” komşularını tehdit etmeye başladı Kısa bir süre sonunda kendi yandaşı olan II August’u 1716’da Polonya’ya kral olarak yerleştirdi.
1711 yılında ise, İdari ve mali işleri denetleyecek ve Çarın yokluğunda Çarın görevlerini yüklenecek dokuz kişilik bir senato oluşturdu.
Osmanlı hâkimiyetinde olan Azak denizine çıktı; ama Petro’nun asıl amacı Karadeniz’e ve ardından Boğazlara kadar gidebilmekti. Bu amacından hiç vazgeçmedi ve onun Vasiyeti doğrultusunda günümüze kadar geldi.
Büyük Petro,Avrupada’ki Rönesans ve Reform döneminde yaptığı incelemeler araştırmalar sonucunda Rusya'nın Avrupa'nın gerisinde kalmasını önlemiştir.
Daha çok sıcak denizlere inme planlarından dolayı denizcilik ve gemicilikle ilgili çalışmalar yapan Petro, bir gemide en alt rütbede bile çalışarak ilginç kişiliğini ön plana çıkarmıştır. Petro’nun yaşı küçük olduğundan, Rusya'yı fiili olarak, üvey ablası “Sofia” yönetiyordu. (Resimdeki üvey ablası “Sofia.”)
Danimarka boğazlarını ele geçirmek için, İsveç ile yakınlaşıp anlaştı; böylece İsveç’in Norveç’i ele geçirmesine göz yumacaktı.
Bu siyasetini başarabilmek için, Fransa’nın ve Birleşik Eyaletlerin desteğini kazanmak için 1717’de ikinci Avrupa gezisine çıktı; fakat İngilizlefr bu oyunu bozdular. İngiltere’de karşı atakla Rusya karşıtı bu ülkeleri topladı. O nedenle Rus-İsveç görüşmeleri başarısız oldu.
Petro’ya karşı artan bu düşmanlık nedeni ile, 1715’te eski Rus aristokrasisi Petro’dan umudunu keserek Petro’nun oğluna destek vermeye başladılar. Bir komplo olacağını hisseden Petro, “oğlu Aleksey’e işkence ettirdi,” bu duruma dayanamayan Aleksey 1718’de öldü.
Petro, zaman içinde batıdan aldığı ve gördüğü yenilikleri ülkesine kazandırdı. Düzenli bir ordu ve güçlü devleti sayesinde sayesinde komşu ülkelere kendi tezlerini kabul ettirme yoluna gitti.
Genel yarar sağlamaktansa pratik çözümlere yöneldi. Her açıdan sınama ve yanılma ile kendini yetiştirdi. Petro’nun kişisel bir öğretisi yoktu. Siyasetinin püf noktalarını İngiliz ve Alman gibi yabancı danışmanlarından aldı.
Fransa ve Bizans’ın mutlakçı ilkeleri kadar, Prusya ve İsveç’in pratik bakış açılarından da faydalandı.
Rusya’yı temelden değiştirdi. Rusya’yı askeri ve mali yönden, sekiz bölgeye ayırdı. Sonra bu bölgeleri de kırk üç vilayete ve ilçelere ayırdı.
  • Dini kademeler için yönetici yetiştiren din okulları açtı.
  • Rahip ve papazları Çarın temsilcisi olan Svyatoy Sinot yöneticisinin denetimi altına aldı. (Not: Sinot’un: Rus Kilisesinin en yüksek organıdır.)
  • Kişi başına götürü bir vergi koydu. Bu vergilerin büyük kısmını köylüler veriyordu. Devletin hazinesine giren vergilerin toplanması işini de senyörlere verildi.
  • Hür ve serf olan tüm köylülerin topraklarını terk etmelerini yasakladı.
  • Kendisini Rusya’nın baş taciri olarak sayan Petro, Moğolistan’da ve İran pazarlarındaki ticareti destekledi.
Ayasofya Camisini kiliseye çevirmek şartıyla, Fransa ve İngiltere’den Osmanlı Devleti aleyhine yardım istediyse de alamadı.
İran Safevî Hanedanı’nın iç karışıklığından faydalanarak, 1722’de Derbend’i, 1723’te ki Petersburg Antlaşması ile de Bakü’yü ve Hazar denizinin doğusundaki Dağıstan ve Şirvan’nı elde edip Rusya’nın hududunu Hazar Denizine kadar genişletti…
Rusya’da sanayinin gelişmesine ve Ural bölgesindeki fabrikaların açılmasına destek verdi.
Yaptığı tüm batılı reformları zorlama ve baskı yolu ile yaptı.1698’de erkeklerin sakal bırakmasını, uzun gömlek giymelerini, kadınların ise peçe, uzun elbise giymelerini yasaklanması; onun yerine Fransız ve Macar tipi elbiselerin giyilmesi için baskı yaptı.
  • Soylular atlarından kalan toprakların bölünmemesi ve verimliliğin düşmemesi için tek bir mirasçıya bırakacaktı.
  • Asillerin bazı mesleklerde çalışması yasağını kaldırdı.
Devlet hizmetlerinde, (asil olafnlara üç türlü hizmet olanağı sağlayan. “çin teşkilatı” modelini benimsedi; Böylece,hizmetleri üçe ayırdı.
  1. Askeri hizmetler
  2. Sivil hizmetler
  3. Saray hizmetleri.
Bazı kademeler hariç, bu hizmetler miras yolu ile babadan oğula geçiyordu. Bu nedenle
Devlet hizmetleri için serbest kalacaklardı.
Devlet hizmetinde çalışanların yetiştirilmesi için, matematik ağırlıklı ilk, orta ve yüksek okullara ek olarak, Petro, mühendislik, topçuluk ve denizcilik okulları açtı.
Şehirde, vergilendirme yapılanması iki sınıfa ayrıldı.
Senyörlerin egemenliği altında toprakla uğraşan kişiler olan serfleri, soyluların iradesine ve inisiyatifine bıraktı.
Batılılaşmayı, yabancı hayranlığını o kadar ileri boyutlara götürdü ki; Kendi gelenek ve göreneklerini, hatta dini değer yargılarını bile tahrip etti; sonuç olarak Rus halkının milli ve dini tepkileri ile karşılaştı.
Bir komplo olacağını hisseden Petro, “oğlu Aleksey’e işkence ettirdi,” bu duruma dayanamayan Aleksey 1718’de öldü.
1721 yılındaki Nysted antlaşmasından sonra senatosu Petro’ya “Rus İmparatoru” unvanı verdi.
Petro İktidarının son yıllarında, Çarlık süresi boyunca yapmış olduğu eserlerin heba olmasından korkmaya başladı; ama korkması yersizdi; çünkü Petro çok usta davranmış
Yukarıda belirttiğim “Çin’i” kurarak, “soyluların çıkarı ile devletin çıkarını birbirine sıkıca bağlamıştı.” Devletin yok olması veya ortadan kalkması soyluların da yok olması demekti.
Büyük Petro, devleti güçlü kılmak ve ülkenin geriye gidişini önlemek için, Çar’ın kendi varisini kendi tayin etmesini daha 1721’deki fermanı ile karar verdiği için eski geleneklere dönme isteğinde olan varisler devre dışı bırakılmış oldu.
Sonuç olarak, Rusya'yı, Avrupa'nın ve dünyanın kaderinde söz sahibi devletleri arasına sokmayı başarmış, bu nedenle tarihte ”Büyük” sıfatıyla anılan ender hükümdarlardan birisi olmuştur.

İMPARATOR MEIJI

*Meiji ,japon imparatorudur. Meiji restorasyonu diye bilinen japonya'nın dışa açıldığı, batılı yaşama adapte olduğu dönemin imparatoru. küçük yaşta tahta geçmiştir, son samuray filminde konu edilen imparator kendisidir. abdulhamid'le diplomatik ilişkileri başlatmıştır. filmdeki gibi korkak görünüşlü değildir. ismi mutsuhito olup meiji diye anılır.

*asıl adı mutsuhito. 1867-1912 arası japon imparator. ikinci abdülhamid gibi batılılaşmaya ve modernleşmeye çok önem vermiş bir hükümdar. beş maddelik ant'ı imzalamış:
*feodal toprak düzeninin kaldırılması : iltizamın kaldırılması gibi
*yeni okul sistemi kurulması: modern okullar
*kabine sistemi kurulması
*meiji anayasası
*parlemento kurulması

*meiji japonyasında batılı kıyafetlerinin kullanımı devlet memurları, askerleri ve saray mensupları için zorunlu hale getirlimiş, güçlü o
*kıyafet değişikliği ilk bakışta fazla önemli gibi durmasa da aslında çok önemli bir değişikliktir. bu meiji japonyasında kıyafet değişikliği batılılaşma politikası olarak görülmüştür. kıyafet değişikliği olarak kimonoların değişime uğraması erkek kimonosunun kalkıp pantalon ceketin gelmesi, saçların değişime uğraması örnek verilebilir
yalnız kadınlardaki değişim erkeklere oranla biraz daha yadırganan bir kavram olmuştur. çünkü kadının bir anne ve ev kadını görüntüsü bu değişimle değişmiştir
*meiji japonyasında birey tam olarak hem tam japon hem de batılı formlarını ayrı ayrı bazen de aynı işlevler için kullanılmasından oluşan iki karakterlilik yaşamaktadır. fakat tam batılılık söz konusudur şöyle ki gündüz kimono giyen bir kadın akşam diskoda mini etek giymektedir ayrıca japon kıyafetleri resmi ve töresel törenlerde hala kullanılmaktadır.
rdu, zengin ekonomi, medeniyet ve aydınlanma sloganları reform programını temsil hale gelmiştir.


“Modern olmaya çalışan az gelişmiş ülkeler, modernliğin önce dış görünüşüyle ilgileniyor."

Nuri Bilge Ceylan, Radikal’den Erkan Abi’ye (Aktuğ) birkaç yıl önce anlatmış zaten: “Modern olmaya çalışan az gelişmiş ülkeler, modernliğin önce dış görünüşüyle ilgileniyor. Sadelik, alçakgönüllülük, kendinle alay edebilmek gibi özellikler bizim kültürde hiçbir zaman bir üst değer olmamıştır. Böbürlenmek, şişinmek, övünmek her zaman daha çok onay görmüştür. Az gelişmiş ülkelere has çifte standardın en somut gösterilerinden biri de, kendi ülkesinde aşağılanan bir davranışı, bir Batılı yaptığında bu davranışa hemen hayran olunmasıdır. Geçen yılların birinde İstanbul Film Festivali Ödül Töreni’nde, bir sürü kravatlı Türk arasında, kolları sıvanmış soluk kazağı ve eski kadife pantolonuyla John Berger sahneye çıktığında bütün yorumlar aynen şöyleydi: ‘Ne rahat adam!’ Bu ülkede kravata, smokine ya da o tip giyime yüklenen anlam, beni bu tarz giyimden ve onun temsil ettiği hemen her şeyden yıllar önce soğuttu. Cannes Film Festivali’ne gittiğimde smokin giymek zorunda kalmıştım ama doğrusu kendimi maymun gibi hissetmiştim. (...)

ÇOCUKLARIN ZEKASI GELİŞTİRİLEBİLİR


Anne-baba çocuğunun ne kadar zeki olduğunu anlamak için sürekli işaretler arar. Kaç yaşında konuşmaya başladığı, ilk adımını ne zaman attığı ve bunun zamanında mı yoksa önce mi olduğunu merak eder.Ancak çocuğun doğuştan zeki olmasını beklemek yerine, onun zekâsını değiştirmek, geliştirmek, iyi yönde kanalize etmek anne-babanın elinde. Birtakım yöntemlerle zekâ seviyesinin artırılabileceğini söyleyen Üstün Zekâlılar Eğitim Danışmanı Gürkan Yaşar, zekânın geliştirilmesi ile ilgili merak edilen sorulara cevaplar verdi.
Araştırmalara göre zekâyı etkileyen en büyük etmen kalıtım. Zekâ, anne-babadan çocuğa geçmekte ancak annenin genleri daha baskın. Diğer bir etmen ise eğitim. Gürkan Yaşar'a göre vücut kasları nasıl çalıştırılarak geliştirilebiliyorsa beyin kasları da ancak çalıştırılarak geliştirilebilir. Yaşar, 100 IQ ile dünyaya gelmiş bir çocuğun iyi bir eğitim ile 120 IQ'ya kadar çıkarılabileceğini belirtiyor. Beyinde milyarlarca nöron olduğunu dile getiren Yaşar, "Küçük yaşlarda bu nöronların sayısı ve kalitesi fazla iken yaş ilerledikçe sayı ve kalite düşer. Bu sebeple küçük yaşlarda zekânın geliştirilme katsayısı daha yüksek. Ancak çocukluk dönemindeki gibi olmasa da yetişkinlik çağında da zekâ geliştirilebilir." dedi.



Berkeley Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada normal zekâ seviyesine sahip bir çocuğun zekâsının geliştirilebileceğinin ispatlandığını söyleyen Yaşar'a göre yetişkinler de birtakım yöntemlerle zekâ seviyelerini yükseltebilir. İşte bazı öneriler: İlk ve öncelikli olarak etraftaki olayları dikkatli bir şekilde inceleyin. Yeni fikirlere açık olun. Bol bol okuma yapın. Daha önce okunmayan bir kitap, ufku açar. Ters elle yazı yazmaya çalışın. Bu, beyni harekete geçirir. Mümkün olduğu kadar yazı yazın, not tutun. Video oyunları oynayın. Farklı şeyler görmek, farklı düşünmeye katkı sağlar. Kriptolojiye girin. Şifreli bir şekilde yazı yazıldığını düşünün. Bunun ne olduğunu bulmaya çalışın. Bulmaca çözün. Haftada bir zekâ testi çözün ve sonuçlarına bakın.


Beraber kitap okuyun: Çocuğa bol bol hikâye ve masal okuyup resimler hakkında yorum yapmasını isteyin. Çocuklar sabah kalktığında hikâye ve masallarda olayların, durumların değişeceğini zanneder, aynı masalı birçok defa okutur.


Kitap okurken içerik çalışması yapın: Çocuk eğer okuma bilmiyorsa resimleri göstererek ona hikâyeyi anlatın. Okumayı biliyorsa kendisi okusun. Hikâyeyi anlatırken geçmiş ve gelecek zamanı kullanın. Hikâyenin bazı yerlerinde duraksayarak hikâyenin nasıl ilerleyeceğini, az sonra neler olacağını, karakterlerin nasıl davranacağını sorun ve ondan geri bildirimler alın. Hikâyenin sonunda hikâyeden çıkartılacak dersler konusunda beyin fırtınası yapın.


Yazma ve çizmeyi teşvik edin: Ona, kendisini çok ünlü bir ressam veya yazar gibi düşünmesini söyleyin. Çizdiği resimlerden övgüyle bahsedin ve odasına asın. Dünyanın gidişatı konusunda sohbetler edin. Ona dünyayla ilgili çeşitli sorular yönelterek sorulara cevap bulmasını sağlayın. Gelecek 50 yılda dünya nasıl bir yer olacak? Dünyanın enerji ve su sorunu gelecek yıllarda nasıl çözülecek? Küresel ısınma sorunu gibi...
Doğru seçilmiş gıda, öğrenme kabiliyetini artırıyor
Patates: Kan şekerini dengeli yükseltiyor ve zekâ daha verimli çalışıyor.
Lahana: Tiroit bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı için daha stressiz öğrenmeyi sağlıyor.
Fasulye: Lif ve protein, özellikle çocuklarda zekâyı açıyor.
Yağsız kırmızı et: Sağlıklı alyuvarlar için vazgeçilmez. Beyin gelişimi için büyük yarar sağlıyor.
Somon: Omega-3 yağları hem beyni koruyor hem hafızayı güçlendiriyo
Yoğurt: İçinde bulunan tirozin isimli madde hafızayı güçlendirip beyni uyarıyor.
Bitter çikolata: Magnezyum ve antioksidan içeriğiyle beyne oksijen taşıyarak daha aktif çalışmasını sağlıyor.


Çilek: İçeriğindeki fisetin maddesi hafıza kaybının etkilerini azaltıp bunamayı geciktiriyor.

Domates-havuç-kırmızıbiber: İçeriğindeki antioksidan, beynin daha uzun süre sağlıklı kalmasını sağlıyor.

BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ (ARDINDA BİR DRAM)




Dershane parası bulamadı, emanet kitapla sınava hazırlandı. Bir de görme engelli annesine bakan Menekşe, başarı ışığı saçtı. 18 yaşındaki genç kız, Türkiye birincisi olarak üniversiteyi kazandı.



Pahalı hayallere gebe olan hayat, film gibi bir öyküyü de bağrına bastı. Yürekleri dağlayan ancak herkese örnek olan hikayenin kahramanı ise 18 yaşındaki Menekşe'ydi. Menekşe, Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde öğretmen bir baba ve ev hanımı bir annenin kızı olarak dünyaya geldi.



Takvim'in haberine göre; Osman-Naciye Okyay çiftinin tek çocukları olan Menekşe, maddi imkansızlıklar nedeniyle dershaneye gidemedi. Hatta sınava hazırlanacak test kitabı bile bulamadı. Genç kız, arkadaşlarından aldığı ödünç kitaplarla üniversiteye hazırlandı. Ancak bu sırada şeker hastası olan annesinin 2 gözü de görme yeteneğini yitirdi.







DÜNYASI KARARDI



Annesiyle birlikte Menekşe'nin de dünyası karardı. Tüm olumsuzluklara rağmen yılmayan genç kız, bir yandan annesine baktı, ev işlerini yaptı, bir yandan da sınava çalıştı. Tüm bu fedakarlıklarının karşılığını alan Menekşe, önce okulunu birincilikle bitirdi. LYS sınavında da 1 milyon 691 bin adayı geride bırakarak Y-TS-2 yerleştirme türünde, 579.815 puanla Türkiye birincisi oldu. Bu puanla Türkiye'nin en iyi üniversitelerine girmeye hak kazanan Menekşe, yine herkese örnek olacak bir karara imza attı. Annesine bakmak zorunda olan genç kız, Balıkesir Üniversitesi'ni tercih etti.
'EĞİTİMİM İÇİN BURS GEREKLİ'
Öyküsüyle yürekleri delen Menekşe, şunları söyledi: "Bilgisayarım olmadığı için sonuçlara bile internet kafede baktım. Annemin rahatsızlığı nedeniyle öğrenimime sadece ailemin yanında devam edebilirim. Çünkü anneme bakmam lazım. Bu nedenle Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü yazacağım. Eğitimime devam etmem için de mutlaka burs bulmam gerekiyor. Eğer burs alamazsam, tüm hayallerim suya düşecek."
Emekli öğretmen olan baba Osman Okyay ise eşinin tedavisi için bankalardan kredi çektiğini belirtti. Okyay, "Emekli maaşımdan elime sadece 400 lira kalıyor. Evimin kirasını bile 3 aydır ödeyemedim. Kızımız bize mutlulukların en büyüğünün tattırdı inşallah burs da kazanır ve eğitimini sürdürür" dedi. Anne Naciye Okyay ise "Kızım benim elim ayağım her şeyim" diyerek gözyaşı döktü.



MASRAF AZ OLSUN DİYE YAKIN BİR ÜNİVERSİTEYE GİDECEK



Balıkesir Üniversitesi’ne gitmek istediğini anlatan Menekşe Okyay, "Ailemin maddi durumu pek iyi olmadığı için Balıkesir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü düşünüyorum. Balıkesir bize yakın, masrafımız daha az olur" diye konuştu.



4 AYDIR KİRAYI ÖDEYEMİYORLAR



Şeker hastası olan anne Naciye Okyay’ın sağlığının bozulması ve tedavi giderleri sonucu maddi açıdan zor günler geçiren Okyay Ailesi’nin dört aydan bu yana oturdukları evin kirasını veremediği öğrenildi. Anne Naciye Okyay’ın bir gözünün görmediği ve tedavisine devam edildiği açıklandı.



DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR SÖZÜ VERDİ



İlçe Milli Eğitim Müdürü Halil İbrahim Koyuncu, başarılı öğrenciye sahip çıktı ve diz üstü bilgisayar sözü verdi. Menekşe’yi ve ailesini kutlayan Koyuncu, "Menekşe’nin bundan sonraki yaşamında hep yanında olacağız. Üniversitede okuması ve meslek sahibi olması için destek vereceğiz" dedi. Kaymakamlığın da Menekşe’yi törenle ödüllendireceği öğrenildi.

KAŞIKÇI ELMASI HAKKINDA YANLIŞ BİLİNENLER


İskender Pala
Kaşıkçı elması

Kanuni ölüp de İkinci Selim tahta geçince ünlü şair Baki ona bir kaside yazar ve şiirin bir beytinde onun işrete düşkünlüğünü ima ile şöyle der:Müselles gösterir dâim temâşâ eylesen eldeMeğer kim pâre-i elmâsdır câm-ı dırahşânı

Demek olur ki, "Elindeki parlak kadehi herhalde elmastan yontulmuş olmalı ki bakılınca elde daima müselles gösteriyor."
Bu müselles (üçgen, üç köşeli) kelimesi elmasların ekseriya üç köşeli traşlandığını anlattığı gibi sultan Selim'in kadehi üç parmağıyla tuttuğunu da anlatır. Şair bu ya, kelimeye bir anlam daha yükler ve üç kere damıtılarak yapılan özel bir şarabı anlatır. Hepsine göre beytin anlamı farklılaşır. Doğrusu şimdilik bunların hiç biri bizi ilgilendirmiyor. Çünki biz elmasın peşindeyiz. İstiyoruz ki şu fani dünyada bizim de bir Kaşıkçı elmasımız olsun, sultanlar gibi yaşayalım. Hani Fıtnat Hanım'ın,
Muteberdir sâf gevher dehrde nâkâm iken
Her güherden kadri elmasın füzûn bî-nâm iken[1]
dediği türden bir elmas istesek çok mudur!?..
Efendim, Kaşıkçı elması bilindiği gibi Topkapı Sarayı hazine dairesinde sergilenir. Kaşık biçiminde olduğunu yahut 86 kratlık kıymetiyle dünyanın sayılı elmaslarından bulunduğunu bilmeyen yoktur. Çevresinde iki sıradan 49 pare pırlanta mevcuttur. Osmanlı döneminde Kaşıkçı elmasından daha değerli iki elmastan biri Derya-yı Nûr (Nur denizi), diğeri Kûh-ı Nûr (Nur tepesi) adlarıyla İran hazinesinde bulunmakta imiş. Şimdi biri İngiltere kraliyet ailesindedir.
Dünya elmasları içinde iriliği ve temiz işçiliğiyle dikkat çeken Kaşıkçı elması 1774 yılında önce Hindistan'ın Madras mihracesi tarafından Pigot adlı bir Fransız subaya satılır. Pigot onu Napolyon'un annesine satar. Bu kadın yıllarca elması göğsünde taşır. Napolyon sürgüne gönderildiği zaman, oğlunu kurtarmak isteyen anne elması pazara çıkarır. O yıllarda Paris'te bulunan Tepedelenli Ali Paşa'nın bir adamı, paşa adına elmasa tamı tamına 150 bin altın öder. Bilahare Ali Paşa isyan edip de Sultan II. Mahmud tarafından öldürülünce (1822) elmas Osmanlı hazinesine intikal eder.
Kaşıkçı elması hakkında tarihî gerçeklerin bu şekilde olduğu kabul edilir ve hemen her yerde böyle yazılır. Ama gelin görün ki vakanüvis Raşid'in (ö.1735) ünlü Osmanlı Tarihi'nde "Zuhûr-ı Elmas-ı zî-kıymet" başlığı altında aşağı yukarı şöyle bir hikâye yer alır:
İstanbul'da Eğrikapı çöplüğünde 1699 yılında yuvarlak bir taş bulunur. Taşı bulan talihsiz ahmak, bunu üç kaşık karşılığında bir kaşıkçıya verir. Sonra bir sarraf, taşı on akçeye kaşıkçıdan satın alır ve hemen meslektaşı olan başka bir kuyumcuya gösterir. Bunun kıymetli bir elmas olduğu sarraflarca hemen anlaşılır. Hisse konusunda iki kuyumcu arasında anlaşmazlık çıkınca durum kuyumcubaşıya intikal eder. Kuyumcubaşı, her iki kuyumcuya da birer kese akçe vererek elması onlardan alır. Durumdan haberdar olan veziriazam da bu hazineye sahip olmak ister. Sonunda olay devrin padişahı IV Mehmet (Avcı Mehmet) tarafından da duyulunca emir verilir, elmas, sadrazamdan alınıp saray kuyumcubaşısına verilir. O da elmastraş efendiyi çağırtıp bu taşı traşlamasını ister. Bir süre sonra, ortaya 86 kıratlık eşi benzeri görülmemiş paha biçilmez bir elmas çıkar. Bu arada hükümdar elmas ustasına bir kese altın bahşişi ile becerikli kuyumcubaşısını kapıcıbaşılığa terfi ettirmeyi ihmal etmez.
İmdi bu iki hikâye arasında garip bir tenakuz vardır. 1774 yılında satın alınan bir elmas, 1699 yılında çöplükte nasıl bulunur? Tarih işte böyle bir şeydir ve yalnızca eldeki belgeye göre anlam kazanır. Ama öte yandan insan için en önemli elmas, sevgi dolu bir kalptir. O halde hepimizin birer Kaşıkçı elmasımız var sayılmaz mı? Bakın bakalım, kalbiniz Kaşıkçı elmasına, Kaşıkçı elması da kalbinize benzemiyor mu? Ben söyleyeyim; şekli bile tıpatıp aynı!..
[1] Aslı temiz olan kişi zamanında murada ermese de yine itibar görür. Elmas da isimsiz olduğu (üzerine mühür gibi isim yazılamadığı) halde değeri sair mücevherlerden üstündür.

Satranç Dünya Şampiyonları

31-07-2010


Satranç Dünya Şampiyonları

Wilhelm STEINITZ (1836-1900)

Prag'da doğmuş ve 1886'da ilk resmi Dünya Şampiyonu olmuştur.

Matematiğe meraklı olan Steinitz, genç yaşta teknik üniversitede okumak amacıyla Viyana' ya gitmiş ancak mali nedenlerle öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. Steinitz, Cafe Romer'de satranç oynamaya başlar. Rakiplerine karşı genelde gözü kapalı (körleme) oyunlar oynar ve kısa zamanda Viyana'nın en kuvvetli satranççılarından biri olur. Viyana şampiyonalarında; 1859'da üçüncü, 1860'da ikinci, 1861'de de birinci olur. Ödülü sadece bir "çanta"dır!

1862'de Londra'ya taşınan ve oynadığı ilk resmi turnuvada iyi derece alan Steinitz, kombinasyonlu oyun stili ile Londra'daki satrançseverlerin ilgisini çeker. Bu vaziyet, Steinitz'in orada kalmasının nedenlerinden biri olur.

Büyük Uluslarası turnuvalardaki önemli zaferleri (birincilik ödülleri); 1872 Londra, 1873 Viyana, 1882 yine Viyana'dır. 1894'de Emanuel Lasker'le yaptığı maça kadar, 1866'dan sonra oynadığı bütün karşılaşmalarını kazanan Steinitz için en başarılı devir, 28 yıllık bu süreç olmuştur.

1866'da Zuckertort 'la oynadığı Dünya Şampiyonluğu maçı, bütün dünyada, satrancın o zamanki popülaritesi de dikkate alınırsa, çok büyük ilgi çekmiştir. Hamleleri telgrafla anında çeşitli ABD kulüplerine ve Londra'ya bildirilmiştir.

29 Mart 1866'da ilk resmi Dünya Şampiyonluğunu kazanan Wilhelm Steinitz, bu ünvanı, 10 galibiyet, 5 yenilgi ve 5 beraberlikle elde etmiştir. 1894 'de Lasker' yenildikten sonra da çeşitli turnuvalarda başarılı olsa dahi, sağlık sorunları dolayısıyla performansı düşmüş, 1900 yılında karısı tarafından akıl hastanesine yatırılmış ve aynı yıl içinde beş parasız olarak ölmüştür.

Ölümünden bir yıl önce Steinitz, American Chess Magazine'e şöyle yazmıştır:

"Ben zamanımdan 20 yıl ilerde olduğum için Dünya Şampiyonu oldum. Ne Zuckertort'un, ne de herhangi bir çağdaşımın anladığı yeni prensiplere göre oynamıyordum."

Wilhelm Steinitz bu konuda haklı idi.

--------------------------------------------------------------------------------

Emanuel LASKER (1868 - 1941)

24 Aralık 1868'de Almanya'nın (şimdi Polonya sınırları dahilinde bulunan) Brandenburg kentinde doğdu. Satranç oynamayı 11 yaşında ağabeyi Berthold'dan öğrendi. Alman Ustası ünvanını ise 21 yaşında Breslau Turnuasını kazandığında (1889) aldı.

1894'de Wilhelm Steintz'le Dünya Şampiyonluğu için karşılaştı ve dünya şampiyonu oldu. 1895' de Hastings'de Pillsbury ve Tchigorin'in ardından üçüncü oldu. Bu turnuvada Lasker tifoya yakalanmıştı.
Sonra, Londra'da verdiği derslerden oluşan "Satrançta Muhakeme" adlı kitabını yazdı. 1896'da Steinitz, Pillsbury ve Tchigorin'in katıldığı dörtlü turnuvada birinci oldu. Aynı yıl Dünya Şampiyonluğu için Steinitz'le tekrar karşılaştı ve ünvanını korudu.

1897'de Heidelberg Üniversitesi'ne giren Lasker, buradan Erlangen Üniversitesi'ne geçti ve 1902 yılında Matematik dalında doktorasını tamamladı. Çalıştığı alan, "Geometrik Hesaplama" ve "İdeal Sayılar"dı. Lasker'in, vektör uzayında "Lasker Teoremi" adlı bir de teoremi vardır. Matematik çalışmalarının yanı sıra Albert Einstein'la da yakın dost ve arkadaştılar.

--------------------------------------------------------------------------------

Garry KASPAROV ( 1963 - ... )

Azerbeycan'ın başkenti Bakü'de doğdu. Anne-babası bir müzisyen olmasını istiyordu. 6 yaşındaki Garry büyüklerinin çözmeyi beceremediği bir satranç problemini, doğru yanıtlayınca çok sevindiler ve bu olay Kasparovun hayatında dönüm noktası oldu.

Botvinnik satranç okuluna devam etti ve 1978'de (15 yaşında!) Usta ünvanı alarak SSCB şampiyonluk turnuvasında oynama hakkı kazandı. Birçok tanınmış büyük ustayı geride bıraktı, 9. oldu. 1979'da aynı turnuvada 3 ve 4. sıraları paylaştı, Büyük Usta (Grand Master) oldu. 1980'de dünya gençler şampiyonu,1984'de SSCB şampiyonu oldu. Dünya birinciliği için Karpov'la 1984'de 5 ay müddetle oynadı ve maçları ertelendi.1985 Eylül ayında yenilenen maçı kazandı ve dünya şampiyonu oldu. Öğrencisi Kramnik'e yenilerek bu ünvanını 2001 yılında kaybetti.

Not: Kasparovla ilgili yazılar ileride de devam edecektir.

--------------------------------------------------------------------------------

Karpov, Kasparov ve Kramnik
üçlü turnuvada karşı karşıya geliyor

Moskova Satranç Federasyonu'nun yaptığı açıklamaya göre, Rus satranç efsaneleri Gary Kasparov, Vladimir Kramnik ve Anatoly Karpov, 1-12 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek üçlü turnuvada karşı karşıya gelecekler. Konuyla ilgili olarak yapılan yorum, "Üç büyük usta yıllardır karşı karşıya gelmemişti. Şimdi ise 40 ve 50'li yılların dünya şampiyonu olan hocaları Mihail Botvinnik'in 90. yaşgününü kutlamak üzere biraraya geliyorlar" şeklinde.

Rus medyasında "3 K" olarak bilinen karpov, Kasparov ve genç Kramnik, dünyanın satranç tacını 1975'ten beri ellerinde tutuyor ve ardarda üç oyuncu kuşağına liderlik ediyorlar.

26 yaşındaki Kramnik, geçen yıl Londra'da gözkamaştırıcı bir oyunla Kasparov'u devirip dünya şampiyonluğunu ünvanını kazanmıştı.

Kasparov da 80'lerin ortalarında, şiddetli ve uzun süreli bir kişisel düşmanlıkla sonuçlanan karşılaşmada, Sovyet döneminin büyük oyuncusu Karpov'u yenerek tahtından indirmişti.

1-12 Aralık tarihleri arasında Moskova Satranç Federasyonu himayesinde düzenlenecek üçlü turnuvada her bir usta, diğer ikisi ile dört oyun oynayacak. Turnuvanın ödülü 600 bin dolar.


Kategori: satranc-sampiyonlari | Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Etiketler : Satranç Dünya Şampiyonları,Satranç Dünya Şampiyonları hayat hikayeleri
31-07-2010


Dünya satranç şampiyonları



Dünya satranç şampiyonları



Adı

Başlangıç

Bitiş



Wilhelm Steinitz

1886

1894



Emanuel Lasker

1894

1921



Jose Raul Capablanca

1921

1927



Alexander Alekhine

1927

1935



Max Euwe

1935

1937



Alexander Alekhine

1937

1946



-

1946

1948



Mikhail Botvinnik

1948

1957



Vassily Smyslov

1957

1958



Mikhail Botvinnik

1958

1960



Mikhail Tal

1960

1961



Mikhail Botvinnik

1961

1963



Tigran Petrosian

1963

1969



Boris Spassky

1969

1972



Robert Fischer

1972

1975



Anatoly Karpov

1975

1985



Gary Kasparov

1985

1993



Anatoly Karpov

1993

1999



Alexander Khalifman

1999

2000



Viswanathan Anand

2000

2002



Ruslan Ponomariov

2002

2004



Rustam Kasimdzhanov

2004

2005



Veselin Topalov

2005

2006



Vladimir Kramnik

2006

2007



Viswanathan Anand

2007

bugün

RUSYA ROSTOV-ON-DON

İvan DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ

'İvan Denisoviç'in Bir Günü', 1962'de yayımlandığında Sovyetler Birliği'nde olay yaratmıştı. Yeni Sovyet yönetimi, Stalin'in ölümü ardından devletteki yumuşamanın göstergesi olarak kitabın yayımlanmasına izin vermişti

Bazı kitapların yayımlanış hikâyeleri, kitabın kendinden fazla ün kazanır. Eseri okumayanlar bile suçlanma, yasaklanma, toplatılma sürecini bilirler bu kitapların. Aleksandr Soljenitsin’in ‘İvan Denisoviç’in Bir Günü’ adlı eseri de hikâyesiyle ünlü olmuş böylesi bir kitaptır. Bir dönem yalnızca Sovyetler Birliği’nde değil, tüm dünyada ateşli tartışmalara neden olmuş ve kısa zamanda yazarın dünya çapında ün kazanmasına yaramıştı.
‘İvan Denisoviç’in Bir Günü’nde Aleksandr Soljenitsin kendi yaşadığı, çok iyi bildiği toplama kamplarından birini anlatır. Roman kahramanı İvan Denisoviç 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanların eline esir düşmüş fakat sonra düşmanın elinden kaçmayı başarmış bir askerdir. Kaybolmuş halde ormanda bulunduğunda Alman ajanı olma ihtimali karşısında gözaltına alınır ve sürgüne gönderilir. Romanın anlattığı 1951 yılında artık savaş bitmiş, Almanya çoktan savaşı kaybetmiştir ama İvan Denisoviç geçen on yıl içinde hâlâ aklanmamış ve cezasını çekmeye devam etmektedir. Çalışma kampındaki diğer suçlular da neden buraya atıldıklarını hatırlayamacak kadar uzun zamandır cezalarını çekmektedirler. Gopçik adlı genç çocuk, Sovyet yönetimine başkaldıran bir çetenin üyelerine süt götürdüğü için; sinema yönetmeni Sezar, henüz tamamlamadığı ilk filmi yüzünden; Kolbaşı Tiyurin, babası toprak ağası olduğu için; Ukraynalı Alyoşka ise, diğer Baptist kilise üyeleri gibi, dua ettiği için on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
Soljenitsin, ‘İvan Denisoviç’in Bir Günü’nde, acımasız yaşama ve çalışma koşullarını anlatıyor. Roman, eksi otuz derecelerde bir kış günü, saat sabahın beşinde bölüğün uyandırılmasıyla başlıyor. Mahkûmlar gün boyu birkaç kaşık lapa, çorba ve ekmek dışında birşey yemeden saatlerce soğukta çalıştırılıyorlar. Birbirleriyle konuşmaları yasaklanıyor ve buna uymayanlar hücre hapsine yollanıyor. Mahkûmların kamptan kaçmalarını engellemek için düşünülmüş formül ise çok az yiyecek vererek besin yedeklemelerine engel olmak ve fazla giysilerine el koymak; böylece Sibirya soğuğunda birkaç saat dayanamayacaklarını bilen mahkûmlar kaçmaya yeltenmiyorlar. Bu soğukta ısınmak için yapabilecekleri tek şey, çalışmak. Bazen saatlerce sert toprağa küreklerini vurmak dışında birşey yapmadıkları oluyor, çoğu zaman yapılan işlerin gereksiz olduğunun farkındalar, ancak dayak yememek ve üşümemek için emirlere uyuyorlar. Gün bittiğinde fiziksel yorgunlukları fazla olduğu için, yataklarına girer girmez uyuyorlar.
Çalışma kampı olarak adlandırılsa da, hapishaneden farklı değil. Bütün hapishanelerde olduğu gibi burada da ilk amaç, mâhkumların kişiliklerini yitirmelerini sağlamak. Bunun için, isim yerine rakam kullanılıyor; örneğin İvan Denisoviç, Ş-854 olarak biliniyor. Giysilerinin üzerinde ve şapkasında bu rakam yazıyor. Kişiye özgü giysi de kampta aynı nedenden dolayı yasak. Mahkumların yabancılaşıp, güven ve dostluk bağı kurulmaması için ise, gammazlamaya ödül veriliyor.

Bir motif olarak ‘soğuk’
Romanın en önemli teması, korkunç şartlar altında bile insanlığın korunması. Bazı mahkumlar insanlıklarını kaybetmemek için büyük çaba harcıyorlar. Buna en iyi örnek İvan Denisoviç’in soğuğa ya da açlığına yenik düşmeden, her seferinde yemek yerken şapkasını çıkarması. Bunu, insanlık dışı davranışa karşı bir iç direniş olarak yapıyor ve haysiyetini kaybetmemek için harcadığı çabayı görünür kılıyor. Ayrıca, kimseye bir şey için yalvarmak istemiyor. Bunlar elbette çevresindeki despotların anlamayacakları denli sembolik davranışlar fakat sonunda İvan bu sayede aklını (ve haysiyetini) koruyor. Yazar bu temayı farklı motiflerle, bazen bir karakterin basit bir objeye tutunması şeklinde gösteriyor. Örneğin İvan için çorabının içinde sakladığı kaşık bu anlama geliyor. Metali eğerek yaptığı kaşık, onun sahip olduğu en değerli varlık. Hem yasaklanmış bir objeyi bedeninde taşımanın verdiği başkaldırı duygusu hem de kendi yaptığı, hiçten var ettiği bir şeye sahip olmanın verdiği duyguyla taşıyor kaşığını.
Romanda sıkça kullanılan bir başka motif soğuk. Sabah üşüyerek uyanan ve gün boyu soğukta çalışan mahkûmları adeta kuşatan bir varlık olarak görmeye başlıyoruz soğuğu. Bu durumda kamptan kaçmalarını engelleyen sadece koca duvarlar ve gözcüler değil, aynı zamanda dondurucu soğuk. Bir bakıma doğa tarafından da hapsedilmiş durumdalar. Aşırı soğuk, kaçmalarını engellediği gibi, hepsini çalışma zorunda bırakıyor.
Roman ilk satırdan başlayarak bir ortam yaratıyor: iki parmak buz tutmuş pencereler, pislik ve orman yasalarının hüküm sürdüğü ilişkiler. Bu üç motif roman boyunca defalarca çeşitlemeler halinde tekrarlanıyor. Aslında ne denli kirli, soğuk ve adaletsiz bir ortamda yaşam sürüldüğünü anladıktan sonra, roman hep aynı satırları tekrar ediyor hissi veriyor. Aleksandr Soljenitsin benzer sürgün şartları altında uzun yıllar yaşamış biri olarak, günlük rutini eksiksiz anlatıyor. Roman yirmi dört saatten az bir zaman diliminde geçiyor fakat geri dönüşlerle buradaki birçok mahkumun hayat hikayesi ve portresi çıkıyor ortaya.
‘İvan Denisoviç’in Bir Günü’ 1962 yılında yayımlandığında Sovyetler Birliği’nde olay yaratmıştı. Aslında on yıl kadar önce böyle bir kitabın yazılması yazarını idama götürebilirdi fakat yeni Sovyet yönetimi, Stalin’in ölümü ardından devletteki yumuşamanın göstergesi olarak yayımlanmasına izin verilmişti. Yine de beklenenden fazla ilgi gören kitap kısa zamanda yasaklandı ve toplatıldı. Bundan sonra kitabın çoğaltılmış kopyaları ABD ve Avrupa ülkelerine ulaştı ve Sovyet karşıtı metin olarak Batıda ilgi görmeye başladı. Soljenitsin ise ülkesini küçük düşürdüğü için suçlanmış, yazdıkları yasaklanmıştı. 1970’de verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü dört yıl sonra almaya gittiğinde yaptığı konuşmada, kitabını erken ortaya çıkardığını, henüz hazır olmayan bir ortamda sadece gerginliği arttırdığını ve baskıya çoğalttığını ancak şimdi fark ettiğini söyleyecekti.

İncil’e gönderme
Romanda Soljenitsin birkaç metne gönderme yapıyor, bunlardan biri doğrudan İncil’e yapılıyor. İsa’nın “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” (Matta 22) sözlerini, kamptaki varlıklı Sezar karakterine ailesinden büyükçe paket geldiğinde aklımıza düşürüyor. İçinde tütün, salam, kurabiyeler bulunan bu paketlerin kamp içindeki yoksulluk göz önüne getirildiğinde eşitsizlik hatta kıskançlık yaratacağı düşünülür. Oysa ne İvan Denisoviç ne de diğerleri Sezar’ı kıskanırlar. Yazar “Sezar’ın payı” sözleriyle bu çağrışımı yapar. Romandaki ikinci gönderme Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’ adlı eserine yapılır. Romanın özellikle sonlarında netleşen Alyoşka karakteri, Dostoyevski’nin ünlü Alyoşa’sını akla getirir. ‘Karamazov Kardeşler’in mutlu bir sonla bitmesine, gelecek nesillere umut taşımasına neden olan Alyoşa gibi bu roman da yükselmiş bir duyguyla sonlanır. Alyoşka’nın tüm kötü duygulardan arınmış, hırs ve kıskançlık taşımadan dua etmeye davet etmesi, roman boyunca ezilen karakterlerin başarısı ya da üstünlüğü olarak hissediliyor.
Aradan yıllar geçtikten sonra bu romanı yeni bir gözle okumak bana çok önemli geldi. Bazı romanların efsaneleşen hikayelerini bir kenara bırakarak, salt edebi değerini görmeye çalışmak zor olsa da, mutlaka yapılmalı. Şimdi söyleyebiliriz ki, Soljenitsin’in bu romanı onca politik karmaşa etrafında dönmese belki bu ilgiyi görmezdi. Betimlemeler ve klişeleriyle yer yer basitleşen anlatısı ve daha görkemli bir zirve beklentisi yaratması, okurda hayalkırıklığı yaratabiliyor. Yine de bir dönemin yazarlar üzerindeki siyasi baskıyı anlamak için okunması gereken bir roman.

İvan DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ