Bedava ısınmanın yolu


Yrd. Doç. Dr. Niyazi Demircan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, güneş enerjisi ile ısınmayı sağlayan bir sistem geliştirdiğini ve sistemin, Akdeniz Üniversitesi Temiz Enerji Merkezi'nin üniversite yerleşkesi içinde bulunan Çevre Koruma Merkezinde uygulandığını bildirdi.
Sistemin tamamen yerli imalat olduğunu ve ithal malzeme kullanılmadığını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Demircan, tasarımın kendisine ait olduğunu, montaj işleminin ise Türkiye çapında faaliyet gösteren bir firma tarafından yapıldığını söyledi. Yrd. Doç. Dr. Demircan, ''Türkiye'de ilk kez bir mekan bu dizayna sahip bir güneş enerjisi sistemiyle ısıtılıyor. Aynı zamanda bu uygulamayla Çevre Koruma Merkezi, Türkiye'de ilk kez güneş enerjisiyle ısıtılan kamu kurumu oluyor'' dedi.
Bu sistemin herhangi bir emisyonunun bulunmaması sayesinde hava kirliliğine yol açmayacağını, aynı zamanda sıcak su kaynağı olarak da kullanılabilen kombine bir yapıya sahip olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Demircan, ''Hem sıcak su kaynağı, hem de mekan ısıtılması amacıyla kullanılan kombine bir sistem. Ancak sistemin uygulanacağı mekanın ısı yalıtımının iyi yapılmış olması verimin artması açısından çok önemli'' diye konuştu.
Sistemin Türkiye'nin yüzde 70'inde kullanılabilir olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Demircan, sistemin yaygınlaşmasıyla fosil yakıtlara bağımlılığın azalacağını, bunun da hava kirliliğinin önlenmesinde önemli bir etken olacağını bildirdi. Türkiye'nin enerjide dışa bağımlı olduğuna işaret eden Yrd. Doç. Dr. Demircan, güneş enerjisinin ısınma amaçlı kullanılmasıyla bunun da büyük ölçüde azalacağını, yaygınlaşması halinde ülke ekonomisine de ciddi miktarda katkı sağlayacağını söyledi.
Yrd. Doç. Dr. Niyazi Demircan, güneş enerjisiyle elektrik üretiminin maliyetinin yüksek olduğunu, ancak 2020'li yıllarda yaygınlaşmasının ve maliyetinin düşmesinin beklendiğini ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Güneş enerjisiyle elektrik üretecek sistemi kurmak için yapılan harcamanın sistemin çalışmasının ardından amorte edilmesi çok uzun yıllar alıyor. Ancak güneş enerjisi kullanılarak ısınma sistemi kurulması, düşük maliyetlerle yapılabiliyor ve bölgeye göre değişmekle birlikte 6 ile 8 yılda kendisini amorti edebiliyor. Yani bu sistemin kurulu olduğu mekan, en geç 8 yılın ardından bedava ısınacak.''
Yrd. Doç. Dr. Demircan, sistemin Çevre Koruma Merkezi'ne kurulmasının oldukça yeni olduğunu belirterek, sistemi 1,5 ay boyunca çeşitli konularda gözlemleyeceklerini, merkezin ısı yalıtımının da yapılarak sistemden tam randıman alınmasının sağlanacağını söyledi. (aa)

'Öğretmene yatırım, geleceğe atılım'


Öğretmen Yetiştirme Milli Komitesi, kuruluş amacına uygun yeni yapı ve işlerliğe kavuşturulmalı. Bu sayede öğretmen yetiştirme politikalarının belirlenmesinde YÖK, MEB ve eğitim fakülteleriyle işbirliği ve eşgüdüm sağlanır. Özel mali destekleri olan bir kampanyayla hizmetiçi eğitim desteklenmeli; bir ulusal eylem planı geliştirilmeli



Türk Eğitim Sistemi’nin içinde bulunduğu durum, kuma saplanmış, sürekli patinaj atma durumuyla karşı karşıya bırakılan, hala 1960’lardan kalma davranışçı öğretme anlayışını yansıtan 2000’lerin engebeli arazisinde yol almaya çalışan bir binek arabası görünümündedir, Arada bir bakıma sokulsa da, iyileştirme çabaları gösterilse de, bu sistem artık yol almakta zorlanmaktadır.Yeni okul binaları yapılmakta, içleri donatılmakta öğrencilere çeşitli sınavlar verilmekte, yeni müfredat programları uygulanmaya başlanmakta ancak bu binaların amacına ulaşmasını sağlayacak, öğrencileri yetiştirecek, programları uygulayacak, olan ‘öğretmenlerin’ eğitimdeki yeri bu toz duman içinde tamamen ihmal edilmektedir. Uluslararası pek çok araştırma, öğretmen kalitesinin öğrencilerde öğrenme sonuçları açısından en önemli bir belirleyici faktör olduğunu göstermektedir. Öğrencilerin başarısında öğretmen kalitesinin rolü, sınıf kaynakları, müfredat ve değerlendirme uygulamaları gibi diğer etkenlerden çok daha büyüktür. Acaba bu rol politika yapıcılar tarafından yeterince anlaşılmakta mıdır?



Türk Eğitim Derneği’nin 2009 yılında yaptığı ‘Türkiye’de Öğretmenlik Mesleği Yeterlikleri Araştırması’ çok çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur. Bunlardan bazıları şöyledir.* Öğretmenlerimizi doğru düzgün eğitememekteyiz. Eğitim fakültelerinde verilen eğitim ne yazık ki yetersiz kalmaktadır. Örneğin, Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı 867’dir. Kafkas Üniversitesi’nde derslik başına düşen öğrenci sayısı 190’dır. Eğitim fakültelerinde önemli alt yapı sorunları da bulunmaktadır. 22 eğitim fakültesinde fizik laboratuarı, 20’sinde kimya laboratuarı ve 19 eğitim fakültesinde biyoloji laboratuarı bulunmamaktadır. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde bir bilgisayara düşen öğrenci sayısı 169, Uşak Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde ise 166’dır. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Okul Öncesi Öğretmenliği Programında 2050 kontenjan bulunmaktadır. Çocukların gelecekteki yaşamının şekillendiği 0-6 yaş gurubu öğretmenliği için, uygulama yetersizliğinin olduğu açık öğretimde öğretmen yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Öğretmen adayları KPSS’de 60 soruluk Genel Kültür Sınavında ortalama 34.5 puan, 120 soruluk Eğitim Bilimleri Sınavı’nda 84 puan alabilmektedirler.* Öğretmenlerimizi sosyo-ekonomik açıdan ihmal etmekteyiz. Öğretmenlerin yıllık gelir durumu uluslar arası ortalamalardan yaklaşık yüzde 50 azdır. Öğretmenlerin yüzde 32’si 1500 TL’den daha az aylık hane halkı gelirine sahiptir. 15 yıllık bir öğretmenin yıllık maaşı Türkiye’de ortalama 15 bin 693 dolar, OECD ülkelerinde 39 bin dolar ve 19 AB ülkesinde 39 bin 610 dolardır. Öğretmenlerin yüzde 40’ı haftada 26 saat ve üzeri derse girmektedir. Öğretmenlerin yalnızca yüzde 12’si eğitim bilimleri ya da alanları ile ilgili süreli bir yayın izlemektedir. 1300 TL’lik bir buzdolabını alabilmek için işe yeni başlamış bir öğretmenin çalışması gereken saatler Türkiye’de 143 saat, Yunanistan’da 67 saat ve İspanya’da 43 saattir.* Öğretmenlerimizin, bilgi çağında yetişen öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde adaptasyonunu gerçekleştirememekteyiz. Bilgi çağı ile öğretmenlerin sınıftaki rolü değişmiş, bilgiyi aktaran kişi yerine, bilginin işlenmesini sağlayan kolaylaştırıcı rolünü üstlenmiştir. Ancak, ne yazık ki öğretmenlerin yalnızca yüzde 50’si derslerinde bilgisayar ve tepegöz gibi eğitim teknolojilerini kullanabilmektedir. Öğretmenlerin yüzde 70’i, öğretim programlarındaki değişiklikleri ders kitapları ve öğretmen kılavuz kitaplarından izlemektedirler. Yani öğretmenler, alanlarındaki değişiklikleri, öğrenme ve öğretme sürecini, bireysel farklılıkları ve çevresel koşulları dikkate almaksızın ders kitabına bağımlı bir öğretim yapmaktadırlar. Öğretmenlerin yüzde 21.7’si mezun olduğu alanın dışında öğretmenlik yapmaktadır. Öğrencilerinin bireysel gelişim dosyalarını inceleyen öğretmenlerin oranı 3/1000’tür. Öğretmenlerin yalnızca yüzde 13’ü tebliğler dergisini izlemektedirler.* Öğretmenlerimizden imkansızı başarmalarını beklemekteyiz.Öğretmenlere asgari koşulları bile sağlanamamışken, kendilerinden beklenen başarı çıtası çok yüksekte tutulmaktadır. Kendilerini ve bilgilerini sürekli yenilemeleri ama aynı zamanda yoğun bir haftalık ders yüküyle 40-50 kişilik sınıflarla baş etmeleri beklenmektedir. Öğretmenlerin yaklaşık yüzde 40’ı öğrencilerin ödev ve alıştırma gibi çalışmalarını düzenli kontrol etmemektedir. Öğrencilerinin eleştirel düşünme, problem çözme gibi becerileri mi, yoksa sınav başarısı mı kazanmaları gerektiği ikileminde bırakılmakta, onlar da seçimlerini, çoğunlukla sınavlarda öğrencilerinin aldığı notlarla sınırlandırılan akademik başarıdan yana kullanmaktadırlar. Çünkü yurdumuzda yaygın olarak, başarılı olmak ile sınavda alınan yüksek notlar arasında doğru bir orantı kurulmaktadır. Daha devletin kendisi nasıl bir öğrenci yetiştirmek istediğine karar verememişken, öğretmeninden bunu beklemesi ne derece geçerlidir? Bu araştırmanın sonuçları göstermektedir ki, eğitim sisteminin omurgası konumunda olan öğretmenlerimizle ilgili bir sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız.‘Milletleri kurtaranlar...’Ulu Önder Atatürk 1925’te İzmir Öğretmenler Birliği’nde yaptığı konuşmasında öğretmenlerin üstlendiği rolün önemini vurgulamış ve ‘Öğretmenliğin önemi hakkında fazla söz söylemeye gerek görmem. Çünkü siz onu benden daha iyi bilirsiniz. Yalnız bir yönü hep beraber tekrar edelim. Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir’ demiştir. O halde öğretmenlerle ilgili sorunların çözümü için bir yol haritası izlenmelidir. Bu yol haritasında üzerinde önemle durulması gereken çözüm önerilerinden bazıları şunlardır:Öncelikli olarak Öğretmen Yetiştirme Milli Komitesi’nin kuruluş amacına uygun bir şekilde yeni yapı ve işlerliğe kavuşturulması gereklidir. Bu sayede öğretmen yetiştirme politikalarının belirlenmesinde YÖK, MEB ve eğitim fakülteleri ile işbirliği ve eşgüdüm sağlanacaktır. Öğretmen yetiştirmede eğitim fakültelerinin mevcut alt yapı ve öğretim elemanı eksikliklerinin giderilmesi ve uygulamaların çağın gereklerine göre yeniden düzenlenmesi gereklidir. Öğretmenlerin niteliğinin geliştirilmesi ve bir standartlar sisteminin uygulanması için gerekli kaynakların yaratılmasında ‘Eğitime %100 Destek Kampanyası’ benzeri bir %100 vergi indirimi programı ile hizmetiçi eğitimin desteklenmesi sağlanmalıdır. Böylelikle, kaynak yetersizliğinin bir gerekçe olarak gösterilmesinin önüne geçilecektir. Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurulu, ilgili sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve okullar başta olmak üzere tüm paydaşların katılımıyla ulusal bir eylem planının geliştirilmesi gereklidir Bu çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi için atılacak her adım ‘Öğretmene Yatırım, Geleceğe Atılım’ dır.Selçuk Pehlivanoğlu: Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı

FARKINDA OLMALI İNSAN


Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığınıFark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığınıVe en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağınıFark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunuFark etmeli.
Henüz bebekken 'dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalıolduğunu, ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorumİşte!' dercesine apaçık kaldığınıFark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığınıFark etmeli.
Baskın yeteneğiniFark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,Nasıl yaşarsa öyle öleceğiniFark etmeli insan
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Hayvanların yolda kaldırımda çöplükteAma kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğiniFark etmeli.
Eşref-i mahlukat (yaratılmışların en güzeli) olduğunuFark etmeli.Ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülüFark etmeli.
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği haldeÇocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığınıFark etmeli.
Eşine 'Seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünüFark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini, ama arkaSokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunuFark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmekKırıntılarınıyemekte gizlendiğiniFark etmeli.FARK ETMELİ.
Ömür dediğin üç gündür,Dün geldi geçti yarın meçhuldür,O halde ömür dediğin bir gündür,O da bugündür.
Can YÜCEL

BİR KIZILDERİLİ ÖYKÜSÜ




Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.
Onlara dedi ki:"İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş.İki kurt arasında:
Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı,açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.
Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde...
"Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri büyük babasına, "Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.
Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı: "Beslediğiniz kurt”.

ABD'DE İLKEL HAYATI SEÇEN AMISLER


ABD'de elektrik, telefon kullanmadan, otomobile binmeden ve her türlü teknolojiyi reddederek yaşayan aşırı Hristiyan topluluk Amişlerin nüfusu son 16 yılda 125 binden 230 bine çıktı. ABD'de elektrik, telefon kullanmadan, otomobile binmeden ve her türlü teknolojiyi reddederek yaşıyorlar.


Elizabettown Üniversitesi'nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill'in yaptığı, 1992-2008 verilerini kapsayan araştırmaya göre, 18. yüzyılda baskılar nedeniyle Avrupa'dan Yeni Dünya'ya göçen topluluk, son 16 yılda yüzde 4'lük nüfus artışıyla ülkenin en hızlı büyüyen alt topluluğu oldu.



Kraybill, ülkedeki diğer etnik ve dini toplulukların nüfus planlaması yaptığını, Amişlerin ise son 20 yılda ''çok çocuk sahibi olma'' politikası izlediğini belirterek, toplulukta her ailenin ortalama 5-6 çocuk sahibi olduğunu kaydetti.



Yapılan araştırmaya göre, topluluk içi evlilik yapan Amişlerin nüfusu bu hızla büyümeye devam ederse 2026 yılında 500 bine yaklaşacak. Otomobil yerine atlı arabalarıyla ulaşımı sağlayan, internet, cep telefonu gibi her türlü yeni teknolojiyi reddeden, evlerine elektrik bağlatmayan Amişler, geçimlerini tarımcılık yaparak sağlıyorlar.



Ülkenin pek çok eyaletine yayılmış halde yaşayan Amişlerin en yoğun bulunduğu bölge ise Pensilvanya eyaletindeki Lancester şehri. ABD'nin doğu kısmında bulunan ve şehirlerarası trafik bakımından da yoğun olan Lancester'da anayollarda atlı arabalarıyla gezen Amişler için trafikte de özel düzenlemeler yer alıyor.



Kendi özel kiliselerinde ibadet etmeyi tercih eden Amişlerin en çok önem verdiği şeyler, fazla çocuk sahibi olmak, komşuluk ilişkileri ve akrabalarıyla görüşmek. Almanca'nın farklı bir aksanıyla konuşan ve anadillerini 200 yıla yakın süredir bulundukları Amerika kıtasında da kullanmayı sürdüren topluluk, çocuklarını ilköğretimin ardından okula göndermiyor.


Giyim tarzlarıyla da farklı olan Amiş topluluğunda kadınlar uzun kollu ve uzun etekli elbiseler giyiyor. Elbiselerini önlük ve 17. yüzyıldan kalma şapkaları ile tamamlıyorlar. Erkekler ise çalışırken askılı elbise, günlük yaşamda ise koyu renk takım elbise giyerek şapka takıyorlar. Evlendikten sonra tüm erkekler sakal bırakıyor.



Amişler, çamaşır ve bulaşıklarını elde yıkıyorlar, akşamları mum ışığında oturmayı tercih ediyorlar, atlı arabanın yanı sıra zaman zaman bisiklet kullanarak ulaşımı sağlıyorlar ve akşama kadar tarlalarında çalışıp günbatımına yakın evlerine çekiliyorlar. Farklı kültürleri ve yaşam tarzlarıyla insanların ilgisini çeken ve kalabalık olarak yaşadıkları Lancester'ı ülkenin en turistik yerlerinden biri haline getiren Amişleri görmek için her gün onlarca tur otobüsü bölgeye geliyor. Kurdukları köylerde yaşayan bu aşırı Hristiyan ve içe kapanık topluluğun hayatlarını yerinde gözlemlemek isteyen turistler, atlı arabalarla düzenlenen turlarla köylere gidiyorlar. Amişleri rahatsız etmemeye de özen gösteren turistler, özel izin dışında fotoğraf ve görüntü çekiminin yasak olduğu köylerde Amişlerin yaşam tarzlarına saygılı davranmaya çalışıyor.

TANRI VARDIR ŞEYTAN YOKTUR TEORİSİ-EINSTEIN


Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;

-Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?



Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar;



-Evet, her şeyi Tanrı yarattı!



Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye cevaplar.Profesör devam eder;



-Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.



Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.



Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.



Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;



-Bir soru sorabilir miyim profesör? der.



Profesörde sorabileceğini söyler.Öğrenci ayağa kalkar ve soğuk var mıdır? diye sorar.Profesör; Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye cevaplar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?



Öğrenci;



-Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder,



Profesör, karanlık var mıdır?



Profesör;



-Tabiî ki vardır.



Öğrenci cevaplar;



-Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık ta yoktur. Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.



Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;



-Efendim şeytan var mıdır?



Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar;-Tabiî ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir. Der.



Öğrenci devam eder;



-Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanin tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.



Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dır.

ESKİMO KIZIN HİKAYESİ


Twain ile balık avına çıkan Eskimo kız Lasca, Twain’e kimseye söylememesi gereken çok önemli bir sırrından bahseder. Bu da babasının oradaki kabilelerin en zengini olduğu bilgisidir. Ortada buzlardan başka servet namına birşey göremeyen Twain çok meraklanır ve servetlerinin ne olduğunu sorar. Çok uzun ısrarlar sonucu Eskimo kız defalarca kimseye söylemeyeceğine dair söz aldıktan sonra gizli bir şekilde servetlerini açıklar: ’22 adet hepsi hakiki demirden olta iğnesi’. Gülmemek için kendini zor tutan Twain, yine de Lasca’yı hayal kırıklığına uğratmamak için rol yaparak yüzüne şaşkınlık ifadesi takınır. ‘Siz ne kadar zenginsiniz böyle…Inanamıyorum…Gerçek olamaz söylediğiniz… Beni kandırmak istiyorsunuz…’ gibi sözlerle Lasca’yı kırmamaya çalışır. Zira Twain’in yaşadığı Amerika’da 22 adet iğneyi sokaktaki çocuk bile satın alabilir. Lasca ayrıca demir iğnelere sahip olmadan önce babasının yaptığı şakalara kimse gülmezken şimdi herkesin katıla katıla güldüğünü, eskiden kimse babasının fikirlerini sormazken şimdi fikirlerinde bir değişiklik olmamasına rağmen herkesin O’nun düşüncesini öğrenmek istediğini ve ağzını açar açmaz kendisini alkışladığını soyler. Babasının 22 demir iğnesine sahip olmasından sonra kabilenin açık sözlü mert insanlarının ahlakının bozulduğunu anlatır.


Bu hikayenin üzerinden her ne kadar yüz yıldan fazla zaman geçmiş olsa da günümüze verdiği mesaj açısından tazeliğini halen muhafaza ediyor diyebiliriz. Herhalde insanlığın hiçbir döneminde ekonomi ve maddi değerler bu kadar yoğun bir şekilde yer almamıştı insanların hayatında. Dünya sevgisi hiçbir zaman bu kadar yoğun seviyede olmamıştı. Artık tevazunun yerine gururun, gösterişin, iktisadın yerine israfın, uhuvvetin yerine enaniyetin, ezip geçmenin revaçta olduğu zamanlardayız malesef.



Baris Manço bir şarkısında şöyle diyordu:


Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası

Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası


Bugün ‘geçim derdi’ adına verilen mücadele artık ekmek kavgası için değil, daha çok göz açlığını tatmin etmek için sanki. Alışveriş merkezleri hızla her tarafta yükseldikçe, insanlar kendilerini daha aşağılarda hissetmeye başlıyor ve insanlarin göz açlıklari da durmadan artiyor. İnsan bir şekilde her zaman ekmek parasını kazanabilir, kimse açlıktan ölmez ama gözü aç olan bir insanı tatmin etmek mümkün değildir. Hadiste belirtildiği gibi: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altini olsa ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.’


Tüketim kültüründe harcadığı kadar değerli olduğunu zanneden insanlar, coşkun bir hırsla koşuyorlar alışveriş merkezlerine. Her şey çılgınca alışveriş yapılması için düşünülüyor adeta. Hayat sanki bir oyuncak toplama yarışıymış gibi geliyor bazen. Bazı insanlar daha fazla oyuncak topladıkları için kendilerini daha şanslı veya değerli zannediyorlar. Kişiliklerini oturtamamış bireyler, sahip oldukları veya olacakları maddi değerler oranında kendilerini değerli hissediyorlar. Nimet cihetinde kendisinden aşağıdakine değil de, hep yukarıdakine bakınca, ‘neden onlar gibi olamıyoruz’ diye hırs gosteriliyor. Nazarlar tamamen bu dünyaya çevrilince, şükür tatile çıkıyor adeta. Şükretmek yerine hep ‘daha fazla’ ‘daha fazla’ isteniyor. ’Az ama yeten, çok olup oyalayandan daha hayırlıdır’ hadisi ne kadar da az hatırlanıyor. Kanaate riayet etmeyince, 22 demir olta iğnesini biriktiren Eskimo gibi, günümüzce değerli şeyler toplanmaya çalışılıyor. Bu yolda; parlak gözüken basit oyuncaklara sahip olabilme uğruna nice insani degerler de feda edilebiliyor. Cunku değer vermenin ve de değerli olmanın ölçüsü malesef maddi varlıklara göre belirleniyor artık.



DÜNYANIN ZEKİ İNSANI

Amerikalı Marilyn vos Savant, dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer alıyor. IQ’su ise, bugüne kadar ölçülen en yüksek seviyede, tamı tamına 228
Adı, Marilyn vos Savant. Bugüne kadar hesaplanan en yüksek IQ seviyesine sahip olan 62 yaşındaki Amerikalı kadın bir süre dünya çapında şöhretin tadını çıkardıktan sonra, şimdi zekasını başkalarının hizmetine veriyor.
Savant, New York’un ünlü Parade dergisinde “Ask Marilyn” köşesinde okuyucuların çözmekte zorlanarak kendisine gönderdiği soruları yanıtlıyor. 10 yaşında ailesinin Missouri kentindeki bakkalında çalışmaya başlayan Savant’ın hayatı, yine aynı yılda, okulda girdiği bir IQ testinde değişmiş. Testin sonucunun 228 çıktığı gören öğretmenler, buna inanmamış. İnanılmasının neden zor olduğunu açıklamak istersek, Savant’ın 10 yaşında ölçülen “beyin yaşı” aslında 23 yaşındaki bir genç kızla aynı seviyede.
Kocası da zeki 30 yıl boyunca, birçok işte çalışan Savant, şöhreti 1986’da Guinness Rekorlar Kitabı’na “Dünyanın en zeki insanı” olarak başvurmasıyla kazanmış. O zamandan beri yapılan birçok IQ testinde, aynı skoru koruyan kadının belli bir uzmanlık alanı yok. Boş zamanlarında, böceklerinin evriminden, ekonometriye, sosyolojiden, kuantum fiziğine kadar birçok farklı alanda kendisini eğitiyor. “Bu kadar zeki olmak nasıl” sorusuna ise şu yanıtı veriyor: Zeka da güzellik gibi. Ne kadarına sahip olursanız, hayat da o kadar kolaylaşıyor. Peki, bu kadar zeki bir kadın kiminle evli derseniz, kocası da ondan geri kalmıyor. Savant, 1987’den beri, “yapay kalbin” mucidi Amerikalı ünlü kalp doktoru Robert Jarvik ile evli.
Dünyanın en zeki isimleri Koreli fizikçi Kim Ung-yong / 210 İngiliz fizikçi Isaac Newton / 190 Fransız yazar ve filozof Voltaire / 190 Rus Dünya Satranç Şampiyonu Garry Kasparov / 190 İtalyan bilimadamı ve sanatçı Leonardo Da Vinci / 180 İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu / 180 Alman müzisyen Johann Wolfgang von Goethe / 179 Alman teolog Martin Luther / 170 İtalyan astronom Galileo Galilei / 165 Alman müzisyen Ludwig van Beethoven / 165 Alman fizikçi Albert Einstein / 160 İngiliz fizikçi Stephen W. Hawking / 160 Amerikalı aktris Sharon Stone / 154

HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?


Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:


Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın.Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını…



Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden…



Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.


Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.Kitaplardan keyif almasını.Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı.Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona,sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.


Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar,bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine…



Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret.Alın terine saygıyı öğret ona.


Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret,başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. …



Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret.Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona…


Bilginin en büyük güç olduğunu öğret.Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.


Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.


Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı…'İstemiyorum','hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.



Sevdiğinde ise'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını…


Sorgusuz sevmeyi… El yazısı ile notlar yazmayı… Lafı dolandırmamayı ….Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.


İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret… Ama en çok da kendini sevmesini öğret… Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. . Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını…Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona…


Aylin Kotil


BIRAKMA BENİ

Bob Dylan Blowin' In The Wind



BOB DYLAN - Blowing in the Wind (1971) - video powered by Metacafe





How many roads must a man walk down

Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var

Before you call him a man?

Ona erkek demeniz için

Yes, 'n' how many seas must a white dove sail

Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin

Before she sleeps in the sand?

Kumlarda uyumadan önce

Yes, 'n' how many times must the cannon balls fly

Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı

Before they're forever banned?

Sonsuza dek yasaklanmalarından önce

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarla esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

How many times must a man look up

Bir adam kaç kez yukarı bakmalı

Before he can see the sky?

Gökyüzünü görebilmesi için

Yes, 'n' how many ears must one man have

Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı

Before he can hear people cry?

İnsanların ağladığını duyabilmesi için

Yes, 'n' how many deaths will it take till he knows

Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için

That too many people have died?

Ne kadar çok insanın öldüğünü?

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarda esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

How many years can a mountain exist

Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için

Before it's washed to the sea?

Suyla yıkılmaması için

Yes, 'n' how many years can some people exist

Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için

Before they're allowed to be free?

Özgür olmaları için izin verilmeden önce

Yes, 'n' how many times can a man turn his head,

Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını

Pretending he just doesn't see?

Sadece görmemek için

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarda esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

SOYADI

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı..Dünyanın en cimrileri 'eli açık', dünyanın en korkakları 'yürekli', dünyanın en tembelleri 'çalışkan' gibi soyadları aldılar.Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine 'çevikel' soyadını almıştı.Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'nesin' soyadını aldım. Herkes 'nesin' diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.
Aziz Nesin Gökten elmalar düşmüş...Ne olduğunu bilenlerin başına...!

KENDİNİ BİLECEKSİN





Kenan Doğulu Rütbeni Bilicen Şarkı Sözü
Sen bu yollara yeni girmek isterken
Biz geri dönüyorduk
Mütevazi ol biraz
Eksiltip söyle
En muhteşem sen olamazsın
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Hak ararken yine haddini aştın
Bu cesaret bardaktan taştı
Saygılı ol biraz çamursuz güneş
Emeğe saygı bu kadar mı
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek

MICHAEL JACKSON


Michael Jackson öldüğünde 51 yaşındaymış. Oysa insan onun dünyalı olmayan bir yaşta donup kaldığını sanıyor şuursuzca. Artık çocuk olmayan ama yetişkin de olamayan bir araf yaşta. Masal dünyasında yaşasaydık, şahane Peter Pan olurdu.
"Büyümek istemiyorum" der çocuk kalırdı; "Siyah olmak istemiyorum" der beyaz, "Bu burundan nefret ediyorum" dediğinde hop, yeni bir burun!... Ebediyen çocuk diğerleriyle beraber bir yataklarda yatıp neşeyle sürdürebilirdi sonsuz ömrünü. Ama buralarda yaşadığı için kompleksli bir siyah, estetik ucubesi, en nihayet de çocuk tacizcisi olarak damgalandı.
Jackson'ın hayatı, ismiyle özdeşleşen dansı moonwalk, ay yürüyüşü gibiydi; biz sıradan ölümlüler onun ileri doğru adım attığını sanırken o aslında geri, habire geri yürüyordu. Fabrika işçisi olan babası, diğer kardeşleriyle beraber beş yaşındaki Michael'ı da sürmüştü sahnelere. Çocuklar iyi para kazanıyordu. Konser veriyor, plak dolduruyor, barlarda yetişkinleri eğlendiriyor, yetişkin anne-babalarına para kazandırıyorlardı. Baba Jackson, ütü kordonuyla, kemeriyle dövüyordu onları çocukça davrandıklarında. Michael, babasını gördüğünde korkudan kusmaya başlıyor; korumaların kolları arasında bayılıyordu. Gizli, sınırları müphem olması gereken çocukluk evresi birtakım banknot hesaplarının içinde ve milyonların gözü önünde geçmişken... Önce boş oyunlar oynayan bir çocuk, sonra para kazanan bir yetişkin olması gerekirken; önce para kazanan bir çocuk, sonra boş oyunlar oynamak isteyen bir yetişkine dönüştüyse suç onun muydu? Madem sahnede yerçekimine ve mecburi ileri yürümeye meydan okuyabiliyordu; neden gerçek yaşamda da yapamasındı?
2.700 dönümlük bir araziye kurulu dev bir çiftlik satın aldı. Masal aparatları ve oyuncaklarla donattı orayı. Bir sürü de çocuğu toplayıp çevresine, Neverland tabelasını astı. Ebedi çocukluğun mekanı! Bu çakma Neverland, çocuk tacizi suçlamalarıyla patladı. Jackson kendini savunurken bile suçlamayı anlamakta güçlük çekiyordu. Oyun arkadaşlarıyla yatağını paylaşmasında kötü olan ne vardı?
Olamayan Peter Pan, üç de Wendy soktu hayatına. Masalda bile bu ilişki yürümemişken; Jackson'ınkiler de kısacık zamanlarda dikiş attı. Baba olmayı denedi. Öz çocuklarından birini severken pencereden sallandırması olay oldu. Oyun arkadaşlığından çıkıp babalığı beceremedi. Kendi çocukluğunun odasına kilitli kalmışken... Kapıdaki küçük gözden, her şey oyun arkadaşı gibi görünüyordu.
Nasıl bir yetişkin olmayı reddedişi Peter Pan'ın kan can bulmuş hali olduysa gerçek dünyada; cilt renginin siyahlıktan beyazlığa dönüşü de ırksal ezilmenin simgesi oldu. Jackson, bu değişimi nadir görülen bir hastalığa bağlıyordu. Cildinde beyaz noktalar belirmeye başlamış; başa çıkmayınca çareyi kalan kısmı da beyazlatmakta bulmuştu. Ne var ki siyah ırka atfedilen burun biçimini de değiştirmesi bu iddiasını iyice inanılmaz kıldı. Bir siyahın beyaza dönüşmesi, ırksal referanslar adına öyle uç bir canlandırmaydı ki, türlü efsaneyi peşi sıra sürükledi. Oksijen çadırında uyuduğu, ölümsüzlük veren birtakım bitkiler satın aldığı, havaalanında burnunun yere düştüğü ve korumalar tarafından toplandığı iddia ediliyordu. Yaptığı hiçbir davranış insani zaaflar ve niyetlerle adlandırılamayacak kadar uç olduğundan, Jackson, bir insan olmaktan çıkıp grotesk bir figüre dönüştü.
Oysa ölüm, onu yeniden insanlaştırdı sanki. Çevresine topladığı çocuklara verdiği iddia edilen zararlar, kendi çocukluğunda maruz kaldığı ağır suistimal, çocukluğunu geri almak için verdiği nafile ve acıklı çaba... Ömrünün son zamanlarında yalnızlıktan yakındığını söylüyor arkadaşları... Yetişkinliğinde her ne yapmış olursa olsun; ölümden sonra, hep arzuladığı o mutlak çocukluğa nihayet dönmüş olmasını dilemeden edemiyor insan. Bu sefer ütü kordonları, kemerler ve yük hayvanı gibi çalışmalar olmaksızın...

ÖMER MAÇKA'YA



Yazamadın mı bir yazı
Ömer Maçka’ya Maçka’ya

Bu sitem bir ince sızı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Yelde kemençe sezilmiş
Çamlar horona dizilmiş
Türkünün dili çözülmüş
Yanar Maçka’ya Maçka’ya

Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Ufacık bir maçka deresiyim
İki dağın arasından akarım
Nice pınar suyu karışır mayama
Çocuklar yüzmeyi bende öğrenir

Bende öper gibi ayaklarını yıkarım
Yaz başlarında bişey bulanık aksamda merak etmeyin
Tertemiz köpük akarım

Ufacık bir maçka deresiyim
Ama
Doğrudan denize akarım
Denize